Erbil ve İstanbul Günleri

**Ben el çektim safâ-yı hâtır u ârâm-ı cânımdan,
Safâ âteş, cefâ âteş, firâr âteş, karar âteş…**¹⁰
Hacca Gidişi ve İstanbul’u Teşrifi
Muhammed Es’ad Erbilî Hazretleri, 1875 senesinde Erbil’den Hacca gider. Onun hac ve sonraki hayatı şöyle anlatılır:
“Kafileler hâlinde hac etmenin hüküm sürdüğü sıralarda bir hayli ahibba ve müridanıyla birlikte hacca gittiklerinde bir gün Medine-i Tahire’de, âlem-i mânâda Hz. Peygamber (s.a.v.) ile buluşmuş. Kendisine şöyle bir hitab-ı Resûl vâki olmuştu:
– Evladım Es’ad! Sen artık İstanbul’a gideceksin. İstanbul’da hizmet edeceksin.
Bu arada, böyle bir vazifenin sebeb-i hikmetlerinden de bazı sırlar açıklanmıştır.
Sabah olduğunda, Es’ad Efendi (k.s.) bu durumu ileri gelen ahibba ve dostları ile görüşüp istişare ettikten sonra kendisi de İstanbul’a dönecek hac kervanına katılmaya karar vermiştir. Bu arada Erbil’de dergâhın umurunu da ehil olan zevata havale etmiştir.
Es’ad Efendi (k.s.) İstanbul’u hiç görmemiş, hiç kimseyi tanımamıştır. Müridandan bir zât:
“Es’ad Efendi (k.s.)’ye İstanbul’da bir arkadaşım var. Emir buyurursanız ona mektup göndereyim. Çok iyi bir insandır. Herhalde size bir hizmeti dokunur.” der ve bir mektup gönderir.
Es’ad Efendi (k.s.) hac görevini tamamlayıp İstanbul’a geldiğinde, o müridin arkadaşı –mesleği kasap olan– zât, hacılarını bekleyen zevatla birlikte İstanbul’a gelecek hac vapurunu bekler.
Nihayet vapur geldiğinde herkes hacıları ile buluşurken, bu zât da “Hoca Es’ad Efendi, Hoca Es’ad Efendi” diye elinde mektup bağırarak tanımadığı Es’ad Efendi’yi (k.s.) bulur ve elinden çantasını alarak evine misafir eder.
Es’ad Efendi (k.s.), evinde gereken hizmeti yapan bu kasaba:
“Evladım, misafirlik sünnet olduğu veçhi üzere üç gündür. Ondan sonrası zaittir. Bize bir yer teminine bakalım.” der.
Bunun üzerine kasap olan zât zamanın Şeyhülislâmlığına müracaat ederek boş bir yer (kadro) sorar; fakat hiçbir boş Nakşî tekkesi bulunamaz.
Bu arada medreseye başvurur ve müdürle konuşur. Müdür kendisine talebelerle kalıp onlara hizmet etmek üzere bir oda gösterir.
Es’ad Efendi (k.s.), kaynaklara göre bu dergâhta talebelerle birlikte kalmış, ancak ilmî hüviyetini gizlemiş ve talebelerin uzun zaman bütün hizmetlerini yerine getirmiştir.
Zamanla ilmî hüviyeti ortaya çıkınca müdür kendisinden özür dilemiş ve ona tek kişilik bir oda vermiştir.
Bu odada daha da sıkıntılı günler geçirmiştir. Önceleri talebelerle birlikte yiyip içen Es’ad Efendi (k.s.), talebelerden de ayrılmasıyla günlerce aç kaldığı olmuştur. Hâlini hiç kimseye açmadığı gibi, hiç kimse de uzun zaman gelip hâlini sormamıştır.
Bazen tek başına kaldığı odadan çıkar, bir müddet duvar dibinde oturur, tekrar içeri odasına çekilirlermiş.
Bu hâl böyle devam edip giderken, medrese tarafına pencereleri olan bir köşkte bir kız Es’ad Efendi (k.s.)’nin hâline bakar.
Bu kız, tedavi için İsviçre’ye dahi gitmesine rağmen iyileşmesi mümkün olmayan Behice Hanım’dır. Bu hanımefendi Âsım Paşa’nın kız kardeşidir.
Pencereden medreseyi seyrederken Es’ad Efendi (k.s.)’nin hâli dikkatini çeker ve bir nezirde bulunur:
“Yâ Rab, günlerdir merakla seyrettiğim şu soluk benizli kişi, senin sevdiğin bir kişi olsa gerek. Eğer bu kişinin yüzü suyu hürmetine derdimden beni kurtarırsan, bu kişiyi yeni elbiselerle donatmak ve ona ziyafet çekmek üzerime borç olsun.”
Hastalık şifâ bulur.
Es’ad Efendi (k.s.)’nin Âsım Paşa ile tanışması burada olmuştur. Âsım Paşa’nın kız kardeşinin bir hastalığının Es’ad Efendi Hazretlerinin vesilesiyle şifâ bulması sonucu Âsım Paşa, Es’ad Erbilî’yi evine dâvet eder. Şeyh Efendi’nin Âsım Paşa’ya teveccüh buyurması ile Âsım Paşa ve kız kardeşi Behice Hanım, Es’ad Efendi (k.s.)’ye intisab ederler.
İlk zamanlar Salkımsöğüt’te bulunan Beşirağa Dergâhında misafir olarak kaldılar. Burada kendisinin sohbetinden çok memnun oldular, gelip gitmeye başladılar. Ama Beşirağa Dergâhının şeyhi bu durumu kıskandı ve Es’ad Erbilî Hazretlerini rahatsız etmeye başladı.
Sonra Bâyezîd Parmakkapı’da Makasçılar içindeki câminin müezzin odasına yerleşti. Burada kendisini ziyaret edenler arttı ve bundan dolayı kendisi Fatih Camiinde Hâfız’ın Dîvânı’nı okutmaya başladı. Yine Molla Câmî’nin Lüccetü’l-Esrâr’ını okutmak için her Salı meclis oluşturmuştur.
Bayezid dersiamlarından Yekta Efendi istiğrak hâline tutulmuş idi ve Es’ad Erbilî Hazretleri onu bu hâlden çekip alınca şöhreti gayet artmıştı. Yekta Efendi dahi ona râm olmuştu.
İlimde ve hikmetteki kıymeti artan Es’ad Efendi Hazretlerini, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın damadı Dervişpaşazâde Halil Paşa saraya dâvet etmiş ve kendisinden bir sene devamlı olarak Arabî ve dinî ilimleri tedris etmiştir.
Şeyh Es’ad Erbilî Hazretlerinin kadr ü kıymetini takdir eden Sultan Abdülhamid Han, kendisini Meclis-i Meşâyih âzâlığına getirmiştir. Hazret, meclis günleri meclise, ders günleri ise Fatih Camiine ve saraya giderdi. Bu arada evini Bayezid Câmii imâretinin kapısı üstündeki odalardan meydana bakan bir odaya taşıdı.
Buradaki hâllerini Hüseyin Vassaf Efendi şöyle anlatır:
“Cenâb-ı Es’ad’ın hâli herkesi kendine esir etmiştir. Nakşibendî yolunda sohbet esas olduğundan, Cuma günleri zikirden evvel ve sonra hikmet, edeb, tarikat neş’esi, esrar-ı aşk ve muhabbetten uzun uzadıya bahsederlerdi.
Sohbetlerine katılanlardan ön yargı ve taassup sâhibi bazı kimseler, sohbetlere katıldıkça o düşüncelerinden vazgeçerler, ‘Bu iş bizim bildiğimiz gibi değilmiş.’ derlerdi.”
Hüseyin Vassaf Efendi şöyle devam eder:
“Burada şöhretleri büsbütün şâyi’ oldu. Fatih ulemâsından olup rabıtayı putperestlik, tarikata intisâbı sapıklık olarak gören nice mutaassıbîn-ı zaman, Hz. Şeyh’in kemâlâtına meftûn olarak intisablarını arz ettiler, itirazdan vazgeçerek ona boyun eğdiler.
‘Zikir esnâsında sağa sola sallanmak, alamet-i rakstır, haramdır.’ diye bağıranlar, Es’ad Efendi’nin zikir meclisinde zıp zıp sıçramaya başladılar. Vaktiyle itiraz ettikleri hakikat yoluna bağlandılar. Lisanlarına sükût mührünü vurdular…”
•••
Tekrar Erbil’i Teşrif
Ettiğim günden beri azm-i diyâr-ı iftirâk
Dide-i hûn yârım olmuş çeşme-zâr-ı iftirâk¹¹
Es’ad Efendi Hazretlerinin Erbil’e gönderilmesi her ne kadar sürgün gibi gözükse de, olayın perde arkası bambaşkadır.
Evvela sürgün olabileceğini iddia edenler neler demişler, ona bakmak icap eder.
Tarihçi İbnülemîn’e göre, o sırada “bazı ehâdis-i şerîfe ile tercemelerini havi olarak tertip ve neşreylediği ‘Kenzü’l-İrfân’ isimli eserinin muzır olduğuna dair verilen jurnal üzerine, memleketi Erbil’e sıla-i rahim adı altında bir mazeret ile gönderilmiştir.”
Hâlbuki Hazret bu eseri II. Abdülhamid Han Hazretleri sayesinde yazdığını mukaddimede şöyle belirtir:
“Semâ-i saltanatın hurşîd-i rahşânı sultân-ı selâtîn-i cihân veliyy-i nimet-i bî-imtinân es-Sultânu’l-Gâzî ‘Abdülhamîd’ Hân-ı Sânî -eyyedehullahu Teâlâ-, Efendimiz Hazretlerinin sâye-i maârif ser-mâye-i hilâfet penâhîlerinde ikmâl ve itmâmına muvaffak oldum.”¹²
Necip Fazıl’a göre Es’ad Efendi Hazretlerinin Abdülhamid Han tarafından Erbil’e gönderilme sebebi meçhuldür:
“Bu noktayı tam tespit edebilmek mümkün olamamıştır.”
Yine Necip Fazıl şunları kaydeder:
“Bazı şehadetlere göre Es’ad Efendi’nin II. Abdülhamid’e bir aleyhtarlığı ve İttihatçılara yakınlığı yoktur.”
Sultan Abdülhamid cennetmekân, durumdan haberdar olduğu ve Şeyh Hazretlerini yakînen bildiği için şikâyetleri duymamakta ise de, şikâyetler had safhaya varınca Şeyh Es’ad Efendi (k.s.) Hazretlerine durumu bildirerek ortalığın yatışması için sıla-i rahim yapmak üzere Erbil’e gitmesi ricasında bulunmuştur.
Şeyh Es’ad Efendi Hazretleri de dergâha yerine vekil olarak halîfesi Hoca Yekta Efendi’yi bırakarak İstanbul’dan ayrılıp Erbil kasabasına gitmiştir. On sene kadar orada kalarak orada da irşad vazifesini sürdürmüştür.
Şimdi ise olayın perde arkasında yatan gerçeği idrak etmeye çalışalım.
Bütün tarih kitapları, Sultan II. Abdülhamid Han’ın Panislamizm denilen Müslümanları bir araya toplama ideali ve gayretini lehte ve aleyhte dile getirirler. Bu çabasının bir parçasının da tarikatlar ve şeyhler olduğu açıktır.
“Tarikat şeyhlerini Anadolu ve Suriye başta olmak üzere, Güney Afrika ve Japonya gibi uzak ülkelere gönderdi. Halifelik sıfatını ön plana çıkararak Müslümanlar arasında birliği sağladı ve bunun yanında başta İngilizlerin ve emperyalistlerin oyununu bozmaya çalıştı. Bunda da muvaffak oldu.
Halifelik sıfatını ise padişahlar arasında en fazla ön plana çıkaran yine II. Abdülhamid oldu. O, çeşitli isimler altında yurt dışına gönderdiği tarikat şeyhleri ve ilim adamlarıyla sadece birliği sağlamayı amaçlamıyor, beraberinde yeni bir İslâm’ı tebliğ çalışmasına giriyordu.
Bunun neticesinde II. Abdülhamid’in Çin’deki tesiri o kadar büyük oldu ki, Pekin’de onun adına bir İslâm Üniversitesi açıldı ve kapısında Türk bayrağı dalgalandı. Şam’dan Medine’ye kadar uzanan Hicaz demiryolunu inşâ ettirdi.
Gönderdiği kişilerin başlattığı propagandalarla, Osmanlı sınırları içerisindeki tüm milletlere ortak düşmanın Batı emperyalizmi olduğunu ve buna karşı mücadele edilmesi gerektiği mesajını iletti.”¹³
Yine II. Abdülhamid dönemi, bir diğer yönüyle başta İngiliz ajanları olmak üzere emperyalist güçlerin birçok ajanının Osmanlı Devleti’ni yıkma faaliyeti için en fazla mesai sarf ettiği dönemdir.
Ajanların faaliyette olduğu bu dönemde Abdülhamid, şeyhlerle arasındaki yazışmalarını gizli tutmuştur. Bu yazışmalarda üçüncü bir kişinin olmamasına dikkat etmiştir. Bu gizlilik sebebiyle olsa gerek ki, gönderilenler sürgün, sıla-i rahim isimleri altında gönderilmiştir.”¹⁴
“Anadolu gerçeğini, köylüsünü ele alan ilk romancımız olarak bilinen Küçük Paşa romanının yazarı aynı zamanda valilikler ve Dâhiliye Nazırlığı yapmış bir devlet adamıdır.
II. Abdülhamid tarafından, Dedeağaç’ta mutasarrıf iken Musul vilâyetine bâlâ rütbesiyle vali olarak gönderilen Ebubekir Hâzim Tepeyran’ın Es’ad Efendi (k.s.) hakkındaki verdiği şu bilgiler önemlidir:
Aşağıda okuyacağınız olay da, o Musul’da vali iken yaşanmış bir olaydır.
1900 yılında Abdülhamid tarafından memleketi Erbil’de ikâmete memur edilen Şeyh Es’ad Erbilî ile ilgili olarak, o sırada vali olan Ebubekir Hâzim Tepeyran şunları söyler:
‘İstanbul’da bulunan tarikat şeyhlerinden Es’ad Efendi nâmında bir zât, mürit ve müntesiplerinin dikkati çekecek derecede çoğalmasından ve belki de bilinmeyen başka sebeplerden dolayı Musul’a uzaklaştırılmıştı. O zaman ben Musul’da idim.
Es’ad Efendi, İstanbul’da maliye memurlarından olan akrabam Emin Bey’in pek ziyâde iltizam ile yazılmış bir tavsiye mektubunu getirmişti.’”¹⁵
Bir valinin “sürgün” için “bilinmeyen bir sebeple” ifadesi ve Es’ad Efendi (k.s.)’nin valiye mektup götürmesi bizce anlamlıdır.
Yine Kelâmî Dergâhında uzun yıllar kalmış bulunan Kastamonulu Hasib Efendi isimli zâtın konuyla alâkalı anlattıkları şöyledir:
“Ben Kelâmî Dergâhında Es’ad Efendi (k.s.)’nin hizmetinde bulundum. Danimarkalı psikolog Carl Vett geldiğinde de ben dergâhta idim.
Es’ad Efendi (k.s.), Erbil’e belli bir misyon üzere gönderilmiş idi. Bundan pek fazla kimsenin haberi yoktu. Ve orada kendisi İngilizlerin Osmanlı Devleti’ni bölme oyununa karşı Türk Muhibleri Cemiyeti kurarak mücadele vermiştir.
Dolayısıyla Abdülhamid’in Es’ad Efendi (k.s.)’yi Erbil’e göndermesinin nedeni İngilizlerin oyununu bozmak düşüncesiydi.”¹⁶
Es’ad Efendi (k.s.), Erbil’de kaldığı on yıllık süre içerisinde irşad faaliyetlerini sürdürmüş, buradaki Türkleri İngiliz idaresine iltifat etmemeleri hususunda organize etmiştir.
Bu arada oğlu Muhammed Efendi’yi, Türk Muhibban Cemiyetini kurmak ve Türkleri, Cem’iyyet-i Akvama [Birleşmiş Milletlere] müracaata teşvikle görevlendirmiştir.
İngilizlerin Musul’u işgaliyle [1918] Türkler lehine yaptığı çalışmalardan dolayı Muhammed Efendi İngilizler tarafından Basra’ya sürgün edilmiştir.
Es’ad Efendi (k.s.), Erbil’de kaldığı on yıl süresince İngilizlerin misyonerlik faaliyetlerine karşı çalışmalarda bulunmuştur.”¹⁷
Es’ad Erbilî Hazretlerinin bu başarısı yıllar sonra Menemen kurgusuyla İngilizler tarafından cezalandırılacaktır.
•••
Erbil ve İstanbul’daki Dergâh Faaliyetleri
Erbil’de sâliha bir hanım tarafından kendisi için teberrüken inşâ ettirilen tekkede Meşrutiyet’in ilanına kadar irşad hizmetiyle meşgul oldu.
Mektûbât adlı eserindeki mektuplarının ekserisini, bu esnada Erbil’den muhîb ve mürîdanıyla haberleşmesi teşkil eder. Böylece bedenen İstanbul’dan, müridlerinden, sevenlerinden ayrı da olsa, mektuplaşmak sûretiyle gönülleri ihyâ etmiş, tarikatının canlılığını ve müridlerinin bağlılığını sürdürmesini bilmiştir.
Şeyh Muhammed Es’ad Efendi Hazretleri Erbil’de iken dergâhta iki ihvân, Hoca Yekta Efendi’ye hasetlerinden sihir yapmışlar ve Hoca Yekta Efendi sihrin tesiriyle hastalanmış.
Yine dergâhta sihir bozmasını bilen bir ihvân, sihir yapanların sihirlerini bozarak Hoca Yekta Efendi kurtulmuş ve sıhhatine kavuşmuştur.
Yıllar sonra Es’ad Efendi Hazretleri İstanbul’a dönünce bu sihir hâdisesinden haberdar edilince Hazret:
“Onlar bir daha dergâha gelemezler.” buyurmuş ve hakikaten de o iki kişi bir daha dergâha gelememişler, mânevî âlemden mahrum olmuşlardır.
Es’ad Efendi (k.s.), Meşrutiyet’in ilanını müteakip kendisine Sultan II. Abdülhamid Han tarafından yapılan dâvete binaen, 6 Aralık 1908 tarihinde yeniden Dersaâdet’i teşrif buyururlar.
Padişah Sultan Reşad ile arası çok iyidir. Osmanlı’da mevcut bütün tarikat şeyhlerini toplayan bir heyet kurulur ve Es’ad Efendi (k.s.) bu heyete Reisü’l-Meşâyih (Şeyhler Heyetinin Reisi) seçilir.
Sultan Reşad, Şeyh Es’ad Efendi (k.s.)’ye her alâkayı göstermekte devam etmiş ve ona Üsküdar’da, Karacaahmed Çiçekçi Durağı’ndaki mescid ve zâviyeyi bağışlamıştır.
Hatta Sultan Reşad’ın Es’ad Efendi (k.s.)’yi dergâhta arada ziyarete gelmeleri ve kendisine bizzat intisabları vâkidir.
Bir gün Sultan Reşad resmî ziyaret sırasında dergâhın gereken masraflarının gayet ağır olduğuna şâhit olur ve Es’ad Efendi (k.s.)’ye nezaketle sorar:
– Üstâdım, îradınız nedir? Bu kadar masrafa göre gelirinizi nerelerden temin ediyorsunuz?
O da:
– Îradımız masrafımızdır, karşılığını verir. Yâni giderimiz kadar gelirimiz olur.
Kelâmî Dergâhını zemin kat üzerine genişleterek yeniden inşâ ettirdi. Çünkü dergâh mevcudu almadığından bu genişletme zarureti hâsıl oldu.
Üsküdar Çiçekçi’deki Selimiye Dergâhı şeyhliği münhal olunca, buraya da vekil olarak oğlu Mehmed Ali Efendi’yi tâyin ederek kendisi de ara sıra gelip irşad hizmetini oğluyla müştereken devam ettirmiştir. Bu vazifeyi de tekkelerin kapatılmasına kadar sürdürmüştür.
İstanbul’a döndükten sonra Es’ad Efendi (k.s.), daha önce gerçekleştirilemeyen bir faaliyet alanına yönelmiştir. Bunları iki başlık altında toplamamız mümkündür.



