Halleri

Ahlâkı

Tevâzu ve Mahviyeti

Nebi (s.a.v.) “Tevâzu kişinin derecesini yükseltir” buyurmuşlardır. Kibir ise, insanların düşmanlığını çeker ve derecesinin düşmesine sebep olur. Sâmi (k.s.) Efendi Hazretleri;

“Bir kimsenin kalbinde ne kadar kibir varsa, aklında da o kadar noksanlık olduğuna karar verin,”

derlerdi. Adanalı Ali Haydar Efendi Amca vardı, Allâh (c.c.) rahmet eylesin. Efendi Hazretleri’nin çocukluk arkadaşıydı. Mahmûd Sâmî Efendimiz postnişîn olup ardından irşâd vazifesiyle görevlendirilince, Adana’da Ali Haydar Efendi de Hazret’e intisâb etmiş. Bunu kendisi şöyle anlatmıştı:

— “Ben de kendisine gidince “Efendim, Üstâdım” diye hitap etmeye başladım.”

Hazret-i Sâmî:

— “Yâ Ali Haydar, biz seninle arkadaşız. Bana “Üstâdım, Efendim” falan deme, sen yine bana Sâmî diye hitap et. Gene biz seninle öyle devam edelim.” buyurdu.

Yâni tevâzu ve mahviyet netice itibariyle ancak bu kadar olur. Allâh (c.c.) şefâatine nâil eylesin.

Sâmî Efendi Hazretleri, yabancı lisanla yazılacak mektupların kaleme alınması işini ve kendisine gelenlerin tercümelerini Fakîr’e yaptırırdı.

Bir keresinde, Nijerya’da meşâyihden bir zâta mektup yazdırıyorken, mektup bitince altına imzâ olarak şöyle yazdırmıştı:

“Nakşî ve Kâdirî hâdimlerinden Derviş Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu.” [1]

Demek ki dervişlik böyle bir şey. Kendisi için öyle söylemişti. Allâh (c.c.), şefâatine nâil etsin.

Tevâzunun Bu Kadarı!

Sâmî Efendimiz Hazretleri Mescid-i Nebevi’ye gelince oradaki hizmet gören bevvapların ellerini öpmeye çalışırdı. Bevvap, haremin hademesi; kapı, ayakkabı hizmetlerini gören kişilerdi.

Oturuşundaki Edeb

Hazret-i Sâmî’yi (k.s.) tanıyanlar bilirler ki, kendileri daima dizüstü, tahiyyatta olduğu gibi oturmayı tercih etmişlerdir. Zira Allâh Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, Mi’râc’da tahiyyatta oturmuşlardı. Bu sünnet-i seniyyeye ömürleri boyunca riayet etmişler, hiçbir zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır. Sohbetlerinde sık sık şu beyti okuyarak edepten bahsederdi:

“Edeb bir tâc imiş nûr-i Hüdâdan,

Giy ol tâcı, emîn ol her belâdan.”

Sohbetlerde, Kur’ân tilâveti esnasında da aynı edebe dikkat ederdi. Kendisi koltuk veya kanepede bile olsa, hemen dizüstü oturur, Kur’ân okuyacak kimse yerdeyse onu koltuğa veya sandalyeye oturturdu.

Edeb Türkler’dedir

Bir gün, Halep şeyhlerinden Muhammed en-Nebhânî İstanbul’a gelmişti. Sâmî Efendi Hazretleri, bazı ihvânıyla birlikte kendisini ziyârete gitti. Nebhânî ve arkadaşları gayet rahat ve serbest otururken, Efendi Hazretleri ve ihvânı dizüstü oturdular. Onların bu hâlini gören Muhammed en-Nebhânî:

— “Rahat oturun.” dedi.

Efendi Hazretleri ve ihvânı ise oturuşlarını değiştirmeden:

— “Biz böyle daha rahatız.” diye cevap verdiler.

Bunun üzerine Nebhânî de bu edep karşısında:

— “Edeb, Türkler’dedir.” demekten kendini alamadı.

“Edebine Melekler Gıbta Eder”

Sâmî Efendi Hazretleri’nin edebiyle ilgili bir hâtıra da Kayseri’de Seyyidzâde lakabıyla anılan Hacı Şaban Kavafoğlu amcadan naklen şöyle anlatılmaktadır:

“Es’ad Efendi Hazretleri, Karaman’a bir mektup götürmek üzere Sâmî Efendimiz’i vazifelendirmiş. Bu mektupta emir ve tavsiyelerini beyân ettikten sonra ek olarak şu notu yazmış:

‘Hâmil-i varak (bu kâğıdı getiren) Sâmî Efendi evlâdımızın edebine melekler gıbta eder. Mahviyeti benden ziyâdedir.'”

Allah (c.c.) ve Rasûlüne Tâzimi

Mahmûd Sâmî Efendi Hazretleri’nin mübarek ayakları üşürdü. Bunun için, ayaklarının altına seccade katlanıp konulurdu. Ancak, seccadenin secde edilen yerinin ayağının altına gelmemesine dikkat ederdi. Bu, secde edilen zâta olan derin hürmetinden ötürüydü; yoksa seccadenin önüne bassanız da, arkasına bassanız da neticede ne fark eder? Lâkin Allâhu Azîmü’ş-Şân’a karşı bu derece saygılı ve hürmet sahibiydi. Bu hususta şöyle buyururlardı:

— “Çok inceleriz, çünkü çok inceleneceğiz.”

Nebî Aleyhisselâtü Vesselâm’ın adı anıldığında da kendisinde aynı hâl görülürdü. Menâkıb’da Ramazan Mahfî Efendi Hazretleri’nden şöyle bahsediliyor:

“Her ‘Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’ denildiğinde, Rasûlullâh Aleyhisselâtü Vesselâm’ı karşısında görürdü.”

Allâh (c.c.) şefaatlerine nâil eylesin. Hazret-i Sâmî Efendi kendi hâlini söylemediği için, bu hususta açık bir beyânı bulunmamıştır. Ancak, yukarıdaki menkıbeye benzeterek, “Sallallâhu Aleyhi ve Sellem” derken, sanki her seferinde Efendimiz’i karşısında görüyormuş gibi heyecanlanırdı. Allâh (c.c.) şefaatine nâil eylesin. İnşâallâh.

Bundan kırk elli sene kadar önce, evler bugünkü kadar geniş değildi. İhvânın evlerine sohbete gidildiğinde, herkes koltuk ve kanepeleri çıkarır, odayı genişletmeye çalışırdı ki daha çok ihvân alabilsin diye. Bir tek koltuk kendisine konulacak olsa, Efendi Hazretleri ona oturmaya râzı olmazdı. İkili, üçlü bir kanepe getirilir, yanına birkaç kişi daha oturtulurdu.

Birisi Kur’ân-ı Kerîm okuyacak olsa, yerde oturmasına gönlü râzı olmazdı. Eğer oturacak yer yoksa, kendisi de yanına iner, yere otururdu. O zaman da şöyle buyururdu:

— “Kalpler aynı seviyede olsun.”

Allâh (c.c.) şefaatlerine nâil eylesin.

Fazîlet Timsaliydi

Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.) Hazretleri, bir defa olsun: “Şunu şöyle yapaydınız, hata ettiniz!” gibi kelâmlarla muhataplarını mahcup etmemiştir. Bir defa olsun, söz verdiği saatte ve mekânda hazır bulunmadığı, geciktiği görülmemiştir.

Son hastalığı müstesna, en yorgun olduğu yolculuklarında bile, Cenâb-ı Hakk’ın izniyle, namazlarını ayakta ve huşû içinde edâ etmiştir. Tek bir ferdin aleyhinde konuştuğu, gıybet ettiği veya kendi sıhhatinden şikâyet ettiği de görülmemiştir.

Hazret her türlü ibadeti büyük bir tazim ve huşu içerisinde yapardı. Kurban bayramında kesim yapılacağı zaman kurbanın başında iş bitinceye kadar ayakta durur, sanki namazdaymış gibi elini önüne bağlardı. “Ta’zim ile yapılan ibadet, kişiyi Allah’ın zatına yakın eder.” buyururlardı.

Sükûtu

Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu Hazretleri, lüzumsuz konuşmaktan son derece sakınırdı. Zaruret olmadıkça söz söylemez; konuştuğunda ise kısa, öz ve hikmetli ifadeler kullanırdı. Onun sükûtu da sohbeti kadar tesirliydi.

Rahmetli pederim, Adana yıllarındaki hâlini şöyle anlatmıştı:

— “Hatme-i Hâce yapılırdı. Efendi Hazretleri sadece murâkabe ederdi. Hiç konuşmazdı; biz de sessizce dağılırdık.”

İstanbul’a ilk geldikleri yıllarda da sohbetler bir müddet aynı şekilde murâkabe hâlinde devam etmişti. Bu usûle alışık olmayan bazı kimseler:

— “Efendi Hazretleri neden hiç konuşmuyor? Keşke konuşsa da dinlesek, istifade etsek…” derlerdi. Bunun üzerine şu cevabı verirlerdi:

— “Bizim sükûtumuzdan istifade etmeyen, sohbetimizden de istifade edemez.”

Bu söz, Nakşibendiyye büyüklerinden Ubeydullah Ahrâr Hazretleri’nin meşhur ifadesidir. Efendi Hazretleri de aynı anlayışı benimsemişti. Zira hak dostlarının hâli, çoğu zaman sözlerinden daha tesirlidir.

Bu hâlin dikkat çekici bir misali de Medine-i Münevvere’de yaşanmıştır. Hindistan ulemâsından ve ehlullahtan Mevlânâ Ziyâeddin Hazretleri ile bir araya geldiklerinde, yarım saat, bazen kırk beş dakika kadar sessizce otururlardı. Görüşmenin başında yalnızca:

— “Esselâmü aleyküm.” der, ayrılırken de yine: — “Esselâmü aleyküm.” buyururlardı.

Bunun dışında ikisinden de tek kelime çıkmaz, bir müddet musâfaha ettikten sonra ayrılırlardı. Sâmî Efendimiz Hazretleri şöyle buyururdu:

“Her kap içindekini sızdırır. Bal küpünden bal, sirke küpünden sirke sızar.”

Sonra bu sözünü şöyle açıklardı: “Tüccarlarla oturur kalkarsanız aldığını sattığını anlatır. Ziraatçilerle oturur kalkarsanız ektiğini biçtiğini anlatır. İçi Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) muhabbetiyle dolu birisiyle oturup kalkarsanız; o da size Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’i anlatır.”

Fakirlerin Bulunmadığı Sofraya Oturmak İstemezdi

Bir gün, Sâmî Efendi Hazretleri’nin evinde bir ziyafet tertip edilmişti. Sofra kurulmuş, davetliler de yerlerini almıştı. Her şey hazır olmasına rağmen, Hazret-i Sâmî (k.s.) sofraya oturmak istemiyordu. O mecliste bulunan ihvân, bunun mânâsını düşünürken Fakîr, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şu hadîs-i şerîfini hatırladım:

“En kötü davet, zenginlerin çağırılıp fakirlerin çağırılmadığı davettir.”

Her hareketi Sünnet-i Seniyye’ye uygun olan bu zâtın, sofraya oturmama sebebinin, sofrada bir fakirin bulunmaması olduğunu Allâh’tan bir lütuf olarak anladım. Hemen arabamla yola çıkarak Erenköy civarında bulunan fakirlerden birkaç kişiyi eve getirdim. Hazret-i Sâmî (k.s.) fakirlerin geldiğini görünce tekrar neşelenerek sofraya oturdu. Böylece yemek hep birlikte yenildi.

Fakirlere Olan Sevgisi

Medine-i Münevvere’de, fakirler ve çocuklar Hazret’in etrafını sararlardı. Efendi Hazretleri, ceplerinde olan paranın hepsini dağıtır, bitirirdi.

Ne zaman ki dağıtacak bir şey kalmazdı, çocukların ve fakirlerin isteğine yok demek istemediği için iki elini başının üzerine kaldırır, avuç içlerini birbirine sürerek, artık kendisinde para kalmadığını anlatmaya çalışırdı.

Medine-i Münevvere’de, Ramazan’ın son üç günü fıtır sadakası verilir. Hanbelî mezhebine göre para ile sadaka-i fıtır olmaz. Aynî olarak verilmesi lâzım; hurma, üzüm, pirinç gibi.

1980’li yıllardı… Medine’de ekseriyetle pirinç dağıtılırdı. Siyahî, yaşlı bir kadıncağız, sadaka olarak verilen pirinçleri toplamış ve bir çuvala doldurmuştu. Fakat kadıncağızın bir çuval değil, bir kiloyu kaldıracak hâli yok. Beli bükülmüş, kambur vaziyette, çuvalın iki ucunu sıkı sıkı tutmuş; ne bırakıyor, ne de götürebiliyor.

— “Teyze, nereye gideceksin?” diye sordum.

Evini tarif etti. Çuvalını arabaya yükleyip, kendisini de bindirip götürüp evine bıraktık. Hazret-i Sâmî Efendimiz böyle şeylerden çok hoşlanırdı. Kendisine olayı nakledince:

— “Kazandın, kazandın.” buyurdu.

Allâhu Teâlâ kazananlardan eylesin. Sâmî Efendi Hazretleri, fakirlere yapılan ikrâmlardan, hizmetlerden çok memnun olurdu.

Daha Çok Vermek Lazım

Bir gün, yardımda bulundukları bir fakirin aldığı paralarla lüks lokantalarda pahalı yemekler yediğini söyleyenlere, Sâmî Efendimiz cevaben:

— “Demek ki masrafı ziyâde, leziz yemekler yemeğe alışmış. Az vermek olmaz, verdiğimizi çoğaltmalıyız…” diyerek verilen miktarı artırmışlardır.

Yeme Âdabı ve Kanaatkârlığı

Efendi Hazretleri çok az yerlerdi. Meselâ, üç top köfte yerdi. İhvân içinde ısrar edenler olurdu, fakat şöyle buyururlardı:

— “Yediğimize de, bıraktığımıza da hamdolsun.”

Müntesiplerine de az yemeyi tavsiye ederlerdi. Ekseriyetle; “Sâdıkların yemeği günde bir öğün; müslimlerin yemeği günde iki öğün.” buyururlardı. Edeblerinden, geri kalanını da söylemezlerdi. Zira bu behîmet-ül en’âm (hayvan) sınıfının fiili olmuş oluyor. Allâh (c.c.) cümlemizi bundan muhafaza buyursun ve affıyla muamele etsin.

Yüksek Sabrı ve Tahammül Seviyesi

Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.), 1976 yılından itibaren tıbbî sonda ile yaşamını sürdürmüştü. Türkiye’de kaliteli sonda bulunamadığı için, Hazret’in kullandığı sondayı her gün değiştirmek gerekiyordu. Ancak Medine-i Münevvere’ye hicretlerinden bir süre sonra, Amerika’dan temin ettiğimiz kaliteli sondalarla bu işlem üç ayda bir yapılabilir hâle geldi.

Efendi Hazretleri’nin Medine’deki hekimi olan Dr. Yusuf Akkaya, o yıllarda kullanılan sondalarla ilgili olarak: “Çapa Tıp Fakültesi’nde bulunduğumuz zamanlar bevliye bölümü ve beyin cerrahisi yan yanaydı. Oradaki hastaların sonda değişimi esnasında yaşadığı acılar sebebiyle bağırmalarını duyardık.” demiştir.

Sonda değiştirmek o kadar acı veren bir işlem olmasına rağmen, Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.)’a üstelik o dönemde henüz fazla tecrübesi olmayan özel doktoru Dr. Âbid Özmen tarafından her gün bu işlem uygulanıyordu. Hazret’in sabır ve tahammülü ne seviyede idi ki, hiç sesini çıkarmıyordu.

Medine’de Efendi Hazretleri’nin ‘Ehlullahtandır’ dediği Pakistanlı Ziyâüddin Efendi isimli âlimin sondaya ihtiyacı olduğunda, Dr. Âbid Özmen takmak üzere gitmiş; bu zât bile dayanamayarak sondanın acısından bağırmıştır.

Bunu anlatırken maksadımız, hâşâ Allâh (c.c.) dostu Ziyâüddin Efendinin makamını küçültmek değil; Mahmûd Sâmî Hazretlerinin sabrının derecesini beyân içindir. Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.)’un sonda takılırken ne en ufak bir bağırması ne de yüzünde en ufak bir ekşime alâmeti olurdu. Tam sekiz sene sonda ile yaşamıştır.

Dipnot: [1] Sâmi Efendi Hazretleri hiçbir mektup ve icâzetnâmede ve dahi günlük hayatta “Şeyh” ve “Meşâyıh” ifadelerini kullanmamıştır. Hatta bu ifadelerin kullanılmasını ve zuhûru beklenen Mehdi âl-i Rasûl hakkında konuşulmasını yasaklamıştır.

Başka bir düzenleme ya da devam metni varsa hemen gönderebilirsin abi, buradayım!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu