Hayatı

Dergah Yılları

İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da daima yüksek derecelerle tamamlayan Hazret-i Sâmî (k.s.), yüksek tahsilini İstanbul’da yapar. Dâru’l-Fünûn Mektebi (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitirir. [4]

(Dönemin Darü’l-Fünûn Mektebi Hukuk Fakültesi hoca ve talebelerinin bir hatıra fotoğrafı.)

Talebeliği yıllarında, Gümüşânevî Dergâhı’na devam ettiği günlerde, Bâyezid dersiâmlarından Rüştü Efendi: [5] — “Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhü’l-Meşâyih [6] Es’ad Erbilî Hazretleri’ne götüreyim.” der. Bu teklifi kabul eden Sâmî Efendi Hazretleri, Rüştü Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler. O sırada 23 yaşındadır.

(Şeyhü’l-Meşâyih Muhammed Es’ad Erbilî Hazretleri (k.s.).)

Bu ilk karşılaşmanın devâmını Hazret-i Sâmî (k.s.), şöyle anlatır: — “Üstâdın huzûruna varıp ellerini öptük.”

Rüştü Hocaefendi: — “Üstâd, bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin evlâtlarından Adanalı Sâmî Efendi.” deyince; Es’ad Efendi Hazretleri birden: — “Hâyır! O bizim evlâdımız.” buyurdular.

Bunun üzerine, orada devam ettiğim evrâdın ne olduğunu sordular. “Günde beş bin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı Kerîm tilâveti, Delâil-i Hayrât” diye cevap verdim. — “Evlâdım hastalık nerede ise tedâviye oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik bunları terk edip kalbî zikre başlayacaksın” buyurdular ve Fakîr’e inâbe verdiler.”

O zamana kadar, Es’ad Efendi Hazretleri’nin herhangi bir kimse için böyle bir şey söylediği görülmemişti. Âdeta akarsu deryâya kavuşmuş, su mecrâını bulmuştu. Cenâb-ı Hakk’ın lütf-u inâyeti ile Sâmî Efendi Hazretleri birkaç ayda seyr-u sülûkunu ikmâl buyurur. Esâd Erbilî Hazretleri tarafından o genç yaşta kendisine icâzet verilir. Daha önce iki yıl devam edilen dergâhta olmayan tecellî, burada birkaç ay gibi kısa bir zamanda gerçekleşir. Elhamdülillâh…

Burada bir hususu beyân etmekte fayda vardır. Biz bahsi geçen büyüklerimiz arasında (hâşâ) bir kıyaslama yapmıyoruz. Zira hepsi Allâh dostudur, her biri birer rahmet menbaıdır. Biz ancak onların affını ve şefaatini dileriz. Muradımız yalnızca vakıayı nakletmektir. Bir müddet sonra Sâmî Efendi Hazretleri’ne bu dergâhta Es’ad Efendi Hazretleri tarafından hilâfet, daha sonra da mutlak hilâfet verilmiştir. [7]

Tarîkat-ı Âlî’deki Silsilesi

Hazret-i Mahmûd Sâmî, şeyhi Es’ad Efendi Hazretleri gibi Kâdirîyye’den de ders vermekle birlikte Nakşibendi Tarîkatı şeyhidir. Silsilesi şu şekildedir:

  1. Hazret-i Ebû Bekir Sıddık (r.a.) [8]
  2. Selmân-ı Fârisî (r.a.)
  3. Kâsım b. Muhammed (r.a.)
  4. Câfer-i Sâdık (r.a.)
  5. Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.)
  6. Ebû Hasan el-Harakânî (k.s.)
  7. Ebû Alî Farmedî (k.s.)
  8. Yûsuf Hemedânî (k.s.)
  9. Abdulhâlık Gucdevânî (k.s.)
  10. Ârif-i Rîvegerî (k.s.)
  11. Mahmûd Fağnevî (k.s.)
  12. Alî Râmîtenî (k.s.)
  13. Muhammed Baba es-Semmâsî (k.s.)
  14. Emîr Külâl (k.s.)
  15. Şâh-ı Nakşibend M. Bahauddîn-i Buhârî (k.s.)
  16. Alâeddin-i Attâr (k.s.)
  17. Ya’kûb-i Çerhî (k.s.)
  18. Ubeydullâh-ı Ahrâr (k.s.)
  19. Muhammed Zâhid (k.s.)
  20. Derviş Muhammed (k.s.)
  21. Hâcegî Muhammed Emkenegî (k.s.)
  22. Muhammed Bâkî Billah (k.s.)
  23. İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî (k.s.)
  24. Muhammed Mâsum Serhendî (k.s.)
  25. Muhammed Seyfeddin Serhendî (k.s.)
  26. Nûr Muhammed Bedâyunî (k.s.)
  27. Mirza Mazhâr Cân-ı Cânân (k.s.)
  28. Abdullah-ı Dehlevî (k.s.)
  29. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (k.s.)
  30. Tâhâ el-Hakkârî (k.s.)
  31. Tâhâ el-Harîrî (k.s.)
  32. Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.)
  33. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)

Pîr Efendimizin şu sözleri, Mahmûd Sâmî Efendi Hazretleri’nin Nakşibendiyye yolundaki ehliyet ve liyâkatini ne güzel ifade etmektedir:

“Kıymetli kardeşlerime şunu arz edebilirim ki; kalp tasfiyesi ve nefs tezkiyesi yapmak isteyenler, Nakşibendiyye silsilesinden feyz almayı arzu edenler, Sâmî Efendi’nin musâhabesine (sohbetlerine ve onunla beraber olmaya) devam eder, beyân ettiği âdaba titizlikle riâyet ederlerse, muradlarına nâil olacakları şüphesizdir.”

Hazret-i Sâmî (k.s.)’un Dergâhtaki Günleri

Dergâhta geçirdiği günlerde Sâmî Efendi, bir taraftan hocasının hizmetiyle meşgul olup kendisine verilen tarîkat derslerini yerine getirirken; aynı zamanda dergâhın ve orada bulunan ihvânın her türlü ihtiyaçlarıyla ilgilenirdi. Dergâhın temizliği ve hocasının hizmetlerini severek yapardı. Her gece erkenden kalkarak suları ısıtır, etrafı süpürürdü. Ali Yektâ Efendi’nin deyimiyle: — “Sâmî Efendi o zaman çok genç olmasına rağmen, bugünkü gibi kâmil ve hâl sâhibi idi.”

(Sol başta: Mahmûd Sâmî Hazretleri, gençlik yıllarında, Kelâmî Dergâhı’nda.)

Sâmî Efendi’nin Kelâmî Dergâhı’ndaki hizmet günlerine âit şu hâtırayı, Adapazarlı Pehlivan Mehmet Efendi şöyle anlatır: Adapazarı’ndan on arkadaşımla berâber Es’ad Efendi Hazretleri’nin ziyâretlerine gittik. Tekkeye sohbet esnasında varmıştık. İçerisi kalabalık olduğundan dışarıda oturuyorduk. Es’ad Efendi Hazretleri’nin kendilerini göremiyor, sâdece seslerini işitiyorduk. İlk defa sohbetlerine gelmenin heyecânı içindeydik. Sohbet sırasında ihvân arasında genç bir zât dolaşıp hizmet ediyordu. ‘Bu genç arada dolaşmasa o zaman dikkatimiz dağılmaz; daha çok istifâde ederdik.’ diye içimden geçirdim.

Sohbet biter bitmez Es’ad Efendi Hazretleri: — “Adapazarlı Pehlivan Mehmet Efendi ve on arkadaşı buraya gelsin!” dediler. Hâlbuki bizi hiç tanımıyorlardı ve geldiğimizi de görmemişlerdi. — “Sâmî evlâdımızın gıybetini ettiniz; helâllık alın.” buyurdular. Affımızı talep edip böylece bu iki zâtı tanımış ve aralarındaki derûnî münasebeti de öğrenmiş olduk.

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri bu hususta şöyle buyuruyor: “Bizim yönümüzden (mâneviyat ehli için) dil ile yapılan gıybetle, kalpten yapılan gıybetin bir farkı yoktur.” Bu hâdisede Pehlivan Efendi’nin kalbinden yaptığı gıybete Es’ad Efendi Hazretleri vâkıf olmuş, müdahale etmiştir.

Es’ad Erbilî (k.s.) Hazretleri’ne Bağlılığı

Sâmî Efendi Hazretleri bir gün dergâhta Ali Baba diye bilinen zât aracılığıyla Adana’daki ebeveynini ziyâret etmek için, vapurla gitmek üzere üstadından izin ister. Seyahat hazırlıklarını yapar, eşyalarını toplayıp bavuluna yerleştirir. Gidiş iznini beklerken Ali Baba gelir: “Üstâd gitmesin dedi” diye kendisine bildirir. Bunun üzerine Sâmî Efendi Hazretleri, hiç tereddüt etmeden yine eşyalarını çıkarır, yerlerine yerleştirir ve “Niçin?” diye hikmetini sormaya lüzum görmeden yerine oturur. Aradan zaman geçince öğrenilir ki, o gün sefere çıkan söz konusu vapur denizde batmıştır. Böylece, Es’ad Efendi Hazretleri’nin “Gitmesin” emrinin hikmeti de sonradan zâhir olur.

Aradan bir zaman geçtikten sonra yine Adana’ya gitmek için üstadından izin ister. Müsâade edilince de ebeveynini ziyârete gider. Adana’da bulunduğu zamanlarda, oradan İstanbul’daki üstâdına hediyeler gönderir ve bunların da bizzat kendi elinin emeği olmasına büyük itinâ gösterirdi.

Ekinler biçilip hasat yapıldıktan sonra tarlalarına gider, yerlere dökülen başakları toplar, samanından taneleri mübârek elleri ile ayırır, onları bulgur yapıp İstanbul’a gönderirdi. O’nun bu hâlini işiten babası: — “Oğlum! Benim ambarlarım buğday dolu. Niçin Hocana onlardan göndermiyorsun, kendine eziyet ediyorsun?” deyince, Hazret-i Sâmî (k.s.): — “O kapıya lâyık olan, el emeği göz nûrudur.” diye cevap verir.

Nakşî ve Kâdirî Yolunda İrşâd Vazifesi

Mahmûd Sâmî Efendi Hazretleri, seyr ü sülûkünü tamamlayarak mürşidi Es’ad Erbilî (k.s.) tarafından icâzet ve mutlak hilâfetle irşâd vazifesiyle görevlendirilmiştir. Sâmî Efendi Hazretleri bilahare Kâdirî yolundan da postnîşin olarak vazifelendirilmiştir. Şöyle ki âlem-i mânâda kurulan bir mecliste, Abdülkâdir Geylâni Hazretleri, Sâmi efendimiz Hazretlerine kendi yolunu devam ettirmesini istemiş, aslen Nakşibendi olan Sâmî Efendi’nin tereddüte düşmemesi için de yanında Muhammed Bahaeddin Şah-ı Nakşibend Hazretlerini getirerek onun da huzûrunda her iki tarikatın postnîşinliği ile şereflendirilmişlerdir.

Notlar:

[8] Silsilelerde bazen Hazret-i Peygamber (s.a.v)’in de yazıldığı görülmektedir. Esasen bütün hak tarikatlar Efendimiz (s.a.v)’in nurlu yolundan gelmekle beraber Peygamberimiz (s.a.v.) hiçbir silsilenin muhatabı değildir. Nakşibendi Silsilesi, Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile başlamaktadır. Bu konu maalesef pek çok kimse tarafından yanlış bilinmektedir

[4] O dönemde Hukuk Fakültesi müfredâtındaki Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye (Medeni Hukuk), Hukûk-u Umûmiye, Kavânin ve Nizâmât-ı Devlet-i Âliyye gibi dersler okumuştur. Ayrıca kitaplarında tefsir kitapları, hadis mecmuaları ve medrese tahsilinde okutulan başlıca kitaplara yaptığı atıflar; İslami eserlere olan derin vukûfiyetini göstermektedir.

[5] Beşiktaş Eski Müftüsü, merhûm Fuat Çamdibi Hoca’nın babası.

[6] Osmanlı Devleti’ndeki bütün tekkelerin, tasavvufî müesseselerin ve dergâhların denetlenmesi ve idarî işlerine bakmak üzere kurulan Meclis-i Meşâyih Müessesinin reisi demektir. Es’ad Erbili Hazretleri 1914-1915 yılları arasında Meclis-i Meşâyih Reisliği yapmıştır.

[7] Tasavvufta hilafet, bir mürşidin (şeyhin), yetiştirdiği müridine insanları irşâd etme ve tarikatı temsil etme izni vermesidir. Mutlak hilafet ise daha kapsamlı ve bağımsız bir irşâd yetkisi anlamına gelir. Bazı tarikatlarda şeyhin vefatından sonra postnişin (tekke şeyhi) olmaya aday kabul edilir.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu