Tasavvufi Yolu

Nakşibendîlik

Nebî (s.a.v.), Cuma sûresi nâzil olurken, “Ashâba yetişmeyen ümmetlere de peygamber gönderildi.” [1] âyeti nâzil olunca sahabeden bir kimse sordu: — “Yâ Rasûlallâh, onlar kimlerdir?”

Nebî (s.a.v.) cevap vermediler. Sahabe bir daha sordu. Nebî (s.a.v.) yine cevap vermediler. Üçüncü defa sorulduğunda ise Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) mübârek elini sağ tarafında bulunan Selmân-ı Fârisî (r.a.)’ın omuzuna koyarak: — “Şunlardan öyle erler vardır ki, îmân Süreyyâ Yıldızı’nda olsa varır, ona yetişirler.” buyurdular.

Selmân-ı Fârisî (r.a.) Hazretleri Nebî (s.a.v.) ile geceleri uzun uzun yalnız başına sohbet edebilen sahâbîlerden birisidir. (Allâh (c.c.) şefâatine nâil eylesin). Hendek Harbi’nde hendek kazılmasını da o tavsiye etmişti. Hendek kazılırken Selmân (r.a.) çok çalışıyor, on kişinin yaptığı işi tek başına yapıyordu. Ensâr ile Muhacir, Selmân (r.a.)’ı paylaşamıyorlardı. Muhacirler kendisi tâ İran’dan Şam’a, oradan da Medine’ye hicret etmesi hasebiyle “Selmân muhacirdir, Selmân bizdendir.” diyorlar. Ensâr da Medine’de uzun müddet kaldığı için “Selmân Ensâr’dır, Selmân bizdendir.” diyorlardı.

Bunun üzerine Nebî (s.a.v.): — “Selmân minnâ ve min Ehl-i Beytin” (Selmân bizdendir, Ehl-i Beyttendir.) buyurdular. (Allâh (c.c.) şefâatlerine nâil ve mazhar eylesin.)

Evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi kendisine verilmiş uçsuz bucaksız bir ummandır Selmân-ı Fârisî (r.a.). Nakşî silsilesinin de Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’den sonraki ikinci postnişînidir. İşte bu hadîs-i şerîf ile Selmân (r.a.)’a ve Nakşî silsilesine işâret ediliyor. Allâh (c.c.), Efendimiz (s.a.v.)’in bu şekilde işâret buyurduğu, tebşir ettiği böyle bir yola müntesip olmayı, bu yolun postnişîni olan Hazret-i Sâmî’ye evlâd olmayı bizlere nasip etmiştir. Ne kadar büyük bir ni’met, elhamdülillâhi Rabbi’l âlemîn.

Hazret-i Sâmî (k.s.) sünnetlerin unutulduğu, fitnelerin kaynadığı bir dönemde doksan altı yıllık ömrünün tamamında sünneti ihyâ ederek, îmânın Süreyyâ Yıldızı’nda da olsa ulaşılabileceğini hayatlarıyla bizlere göstermiştir. Yâni 96 yıllık Sünnet’e tamamıyla muvâfık bir ömürle hayatlarında Efendimiz (s.a.v.)’in sözünün tezâhürünü herkese göstermiş Muhammedî-meşreb, nâdir bir Velî-yi Mürşid-i Kâmil’dir, Hazret-i Sâmî (k.s.)…

Hazret-i Abdullah ibn-i Ömer (r.a.)’ın dediği gibi ve Pîr Efendimiz’in mısrâlaştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin eşiğinde aklı kurbân ederek…” Katıksız, tam teslîmiyetli bir Sünnet tatbîkâtıdır bu mübârek hayat!

Tarîkat Nedir?

İmam-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri tarîkatı şöyle tarif eder:

“İçinde bal olan bir billur vazo düşünün. Bu billûr vazo şeriat ahkâmıdır, içindeki bal ise İslâm’ın hakîkatidir. İşte tarîkat o vazoya girip o balı yemenin yoludur.”

Tarîkat, kelime itibariyle yol demektir hadd-i zâtında. Bu yolun gayesi ise Allâh’a vâsıl olmaktır. Bu yol şeriate uymak zorundadır. Nitekim hem Şâh Bahâeddin Nakşibendî (k.s.) Hazretleri’nin hem de Zünnûn-ı Mısrî (k.s.) Hazretleri’nin beyânlarına nazaran:

“Şeriate uymayan tarîkat zındıklıktır.”

Tarîkatın Allâh’a vuslat yolu olduğunu söylemiştik. Bu yol Rasûlullâh (s.a.v.)’den geçer. On iki hak tarîkatın olduğu söylenmiştir ve bunların tamamı Nebî (s.a.v.)’in bizlere öğrettiği şekliyle Allâhu Teâlâ’yı zikrederler. Bu on iki hak tarîkatın bir tertibe göre sekizi Hz. Ebû Bekir’den ve dördü de Hz. Ali (r.a.)’den intişâr etmiştir (yayılmıştır).

En meşhur zikir usullerinden biri olan Nakşibendilik’teki hafî (gizli) zikri, Efendimiz (s.a.v.)’e Cenâb-ı Hakk tarafından Sevr Gâr’ında talim buyurulmuştur. Orada Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in endişesi, Nebî (s.a.v)’in hayatı içindi: — “Yâ Rasûlallâh! Ben öldürülürsem ne gam, ben bir şahsım. Ancak size bir şey olursa bundan sonra İslam’ın ilerlemesi yarım kalacak ve Allâh diyen kalmayacak!” buyurmuşlardı.

Ve bu endişeyle elbiselerini mağaradaki deliklere tıkayıp herhangi bir zarar verecek hayvanın Efendimiz (s.a.v.)’e zarar vermesine engel olmak istemişti. Endişesi dinmeyince Nebî (s.a.v.) onun mağaranın arka tarafına doğru bakmasını istedi ve: — “Yâ Ebâ Bekr! Bak, ne görüyorsun?” diye sordu. Hz. Ebû Bekir (r.a.) cevaben: — “Yâ Rasûlallâh, uçsuz bucaksız bir deniz ve kıyıda bir sandal görüyorum.” buyurdular.

Fakat bütün bu gördükleri Nebî (s.a.v.) hakkındaki endiş ve telâşını gideremeyince, Rasûlullâh (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e şöyle zikir çekmesini telkin buyurdular: — “Kıbleye dön. Dizinin üstüne otur. Gözünü kapat. Nefesini hapset. Dilini damağına yasla. Kalben ‘Allâh!’ de.”

İşte bu, Efendimiz (s.a.v.)’in Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e mağarada telkin etmiş olduğu hafî zikirdir. Bu zikir daha sonra silsile yoluyla Nakşibendî tarîkatında esas olmuştur.

Notlar:

  • [1] Cumâ sûresi, âyet: 3

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu