HATIRALAR
1976 Haccı’nda Hazret-i Sâmî’nin İkramı
Sâmî Efendi Hazretleri, 1976 Haccı’na gitmesi için torunu Mahmut Sami Kirazoğlu’na:
— “Ömer Ağabey’ine söyle, bu sene hacca arabayla gitsin, seni de hacca götürsün.” buyurmuş.
Fakîr, bu emri duyunca: “Peki, baş üstüne” dedim.
Yaklaşık sekiz bin kilometrelik bir yol gideceğimiz için, bu esnâda Mahmûd sıkılabilir düşüncesiyle yanımıza iki tane daha genç arkadaş (Refik Tayla, Ali Öztürk) aldık. Station Peugeot arabamla hep beraber hacca gittik.
O zamanlar gidenler, haccın çok kalabalık olduğunu bilirler. O mahşerî kalabalıkta Mina’da çadırlarda bulunduğumuz sırada Suriye’li bir Hoca Efendi (sonradan adının Ömer olduğunu öğrenmiştik) yanımıza gelerek:
— “Selâmün aleyküm, siz Sâmî Efendi’nin evlâdı mısınız?” diye sordu.
Fakîr, taaccüp ederek “Alnımızda mı yazıyor Hazret-i Sâmî’nin (k.s.) evlâdı olduğumuz?” diye içimden düşündüm ve:
— “Evet” diye cevap verdim.
Suriyeli Hoca Efendi de:
— “Tamam, benim size vereceğim hediyeler var. Şu dört portakal size filan yerden gelmiş hediyemdir. Alın bunları, âfiyetle yeyiniz” dedi.
Yaşadığımız bu hadisenin bize vermek istediği hikmet dersi gayet açıktı: “Eğer sen bu yola gönül vermişsen bi-izni’llâh her zaman takip ve murâkabe altındasın. Kazâ geçirirsin yanında olur, yanıldığın yerde düzeltir, Mina’da o mahşerî kalabalıkta seni buldurur, portakal bile ikram ettirir.”
Allâhu Teâlâ onun evlâdı olarak yaşamayı ve öylece son nefesi vermeyi nasip etsin, Âmîn.
Düşmanı Bile Ona “Adam Gibi Adam” Derdi
Erenköy’de Saîd Efendi adında bir manav vardı. Aynı zamanda mutfak tüpü de satardı. Onun mutfak tüplerini taşıyan Çanakkale plakalı kamyonu olan ihvândan bir zât vardı, vefât etti. Allâh (c.c.) rahmet eylesin. O anlatıyor:
— “Benim bir oğlum var, Yeşilköy’de Hava Harp Okulu son sınıfında okuyan…”
İki de bir bana gelir:
— “Baba siz gericisiniz! Yobazsınız. Tarîkatçısınız. Sizi şikâyet edeceğim ve sizi içeri attıracağım, der ve beni tehdit ederdi. Sürekli beni rahatsız ederdi.”
Bir gün oğlum geldi ve dedi ki:
— “Baba beni şu şeyhine götürür müsün?”
— “Ne yapacaksın oğlum sen benim şeyhimi?” deyince:
— “Gidip elini öpeceğim; senin şeyhinin duasını alacağım.” dedi.
Ben ise şüphelenerek:
— “Oğlum sen şaşırdın mı? Önceleri Sâmî Efendi Hazretleri için ve bizler için ağıza alınamayacak şeyleri söylüyordun. Şimdi ise bunları söylemene sebep ne?” deyince bana şöyle cevap verdi:
— “Harb Okulu’nun son sınıfında rejime düşman akımlar anlatılıyor. Bu ders için Ankara’dan Hava Tümgenerali bir paşa geldi. Rejime düşman akımları anlatmaya başladı. Sıra İslâmî cemaatlere gelince Türkiye’deki çeşitli cemaatleri ve tarîkatları saydıktan sonra.” dedi ki:
— “Bu akımların içerisinde sadece bir tane adam var. O da Sâmî Efendi adında Erenköy’de oturan bir zâttır… Bu zâtın vazifesi; gelen müntesiplerine ‘Allâh’ dedirtmektir. Siyaset ve başka bir şeyle de uğraşmaz; müntesiplerine sadece Allâh dedirtmeye çalışır. O adam gibi bir adamdır.” Ben bunun için senin şeyhinin elini öpmek, duasını almak istedim.”
Yâni sen Allâh (c.c.) yolunda olursan, nasıl Ebû Cehil, Allâh Rasûlü (s.a.v)’e: “Ben sana yalancı demiyorum.” dediyse; bu gibi adamlar da senin doğruluğunu, dürüstlüğünü tasdik eder. Allâhu âlem, Efendi Hazretleri’ne: “Vazifeniz nedir?” diye sorulsa onun da vereceği cevap aynıdır neticede: “Kullara ‘Allâh’ dedirtmek…”
Dolusu da Boşu da Menzile Varacaktır
Efendi Hazretleri’nin Kayseri’deki bir bağ sohbetinde ihvândan biri, kendi kendine içinden diyor ki:
— “Yâ Rabbi! Bu ne güzel cemaat! Ben bu cemaate lâyık mıyım? Tam takır, ham bakır, bomboş bir adamım ben.”
O esnada karşıdan bir tren geçiyormuş. Kayserili ihvânın hâlinden anlayan Efendi Hazretleri (k.s.) şöyle buyurmuş:
— “Şu treni görüyor musunuz? Treni çeken bir lokomotif var. Bu lokomotife bağlı birçok vagon var. Bu vagonların bazısı boş, bazıları doludur. Vagonlar lokomotife bağlı oldukları müddetçe, dolusu da boşu da menzil-i maksûda varacaktır.” Bi-izni’llâh.
Eli Öpülsün İstemezlerdi
Ali Ulvi Kurucu, Sâmî Efendi Hazretleri’yle alâkalı hatırasını şöyle anlatmıştır:
“Sîmâsına, sûret ve sîretine âşık olduğum bu zâtı ilk defa 1949’da Mekke-i Mükerreme’de görmüştüm. O sene amcam Hacıveyiszâde Mustafa Efendi de hacca gelmişti.
Kendisini ilk gördüğümde, Bâb-ı Ciyâd’dan Harem-i Şerîf’e girmekte idi. Beyaz bir entari, beyaz bir takke, nârin, zayıf bir beden… Dünyanın kesâfetini, yükünü üzerinden atmış; rûh olmuş, nûr olmuş; zikrin aşkında, fikrin şevkinde, rûhun semâlarında nûr olmuş bir insan… Onu böyle gördüm.
O kadar sevimli bir sîmâ, o kadar tatlı bir tebessüm, o kadar güzel, derin ve derûnî bir selâmlaşma… Elini öpmek istediğimde:
— “Mûsâfaha kâfidir, Mûsâfaha kâfidir.” dediler, elini Fakîr’e vermediler.”
Son ziyâretlerde Hazret, Fakîre:
— “İhvâna söyleyiniz elimi öpmesinler, her elim öpülüşünde ayrı bir ızdırap duyuyorum.” buyurmuşlardı.
Emre ittibâen kapıda durarak ziyârete gelen yüzlerce ihvânın her birine tek tek bu tebligatı yapmama rağmen, yine pek çok ihvân, Hazret’i karşısında görünce dayanamayarak ellerini öpmüşlerdir.
Hanımını Döven İhvâna Olan Muamelesi
İhvândan birisi, yaşadığı bir hadiseyi şöyle anlatmıştı:
— “Bir gün evde hanımımla münakaşa ettik. Ben de sinirli bir adamım. İş büyüdü ve sonunda hanımımı iyice dövdüm. Daha sonra hanımımın bana anlattığına göre, o sırada ellerini açıp şöyle dua etmiş:
— ‘Allâh’ım! Bu kocam bir de ehl-i tarîk geçiniyor. Beni de dövdü. Eğer kocamın şeyhi gerçekten Sen’in dostlarından bir zât ise, benim bu hâlimi ona da bildir.’
Ben ise bunlardan habersizdim.
Hızımı alamadım, rahatlayayım diye Efendi Hazretleri’nin yanına gittim. Vardım:
— “Selâmün aleyküm.” dedim. Yüzüme bakmadı.
— “Aleyküm selâm.” dedi.
Eline uzandım, elini uzatmadı. Ardından şunları söyledi:
— “Er kişi, pehlivanlığı harp meydanında gösterir. Evinde, kendisine hizmet eden, çocuk doğuran eşine göstermez! O pehlivanlık değil! Bizim yolumuzda kadına aslan kesilmek yoktur. Onun İslam’da yeri yok! Efendimiz, hâtununu haksız yere dövenin hasmı benim, buyuruyor. Yıktığınız bir kalbi nasıl imar edeceksiniz? Git, helâllık al!”
O an yerin dibine girdim sanki. Hazret sözlerini bitirir bitirmez, bir an önce oradan kaçmak ve yanlışımı düzeltmek istedim. Sözleri biter bitmez koştum, eve geldim.
— “Aman hanım… Elini, ayağını öpeyim; ne olur beni affet. İnşallâh bir daha sana böyle bir şey yapmam. Hazret bana böyle böyle söyledi.” dedim.
O zaman hanımım da bana yaptığı duayı anlattı. Elhamdülillâh, o da bu vesileyle ders aldı ve ihvânın arasına katıldı. Ben de bir daha böyle bir şey yapmadım.
Kadınlar karşısında Efendi Hazretleri’nin bizlere emir ve tavsiyesi böyle idi. Nitekim Nebî (s.a.v.) Efendimiz de buyuruyor ki:
“Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en iyi olanınızdır. Ailesine en hayırlı olan da benim.”[1]
Tesettür-ü Şer’îye Uymaktaki Titizliği
Efendi Hazretleri bir sohbetinde şöyle buyurmuştur:
— “Bir insanın müttakî olduğu; yaptığı nâfile ibâdetlerle değil, davranışlarının dîne uygunluğundan, kazancının helâl olup olmadığından anlaşılır!”
Hazret-i Sâmî (k.s.)’un Sünnet’e, Şer’î Şerîf’e uymaktaki titizliğini ve hassasiyetini gösteren ve Fakîr’in de bizzat şahit olduğu bir menkıbesi ise şöyledir:
Medine-i Münevvere’ye hicret edeceği vakit İstanbul’dan ayrılmadan evvel, amcasının kızı Sıddîka Ramazanoğlu (Allâh (c.c.) ganî ganî rahmet eylesin) Bahçelievler’den Erenköy’e, Efendi Hazretleri’yle vedalaşmaya gelmişti. Sıddîka Hanım teyze, odanın kapısı açık vaziyette kapının arkasında oturuyordu. Efendi Hazretleri de yatağında… Oradan bu şekilde konuşarak vedâlaştılar.
Allâh (c.c.)’ün emrine uymaktaki hassâsiyete bakınız ki; kendisi doksan bir yaşında ve sinn-i şeyhûhete gelmiş. Sıddîka Hanım teyze de seksen beş yaşında olmasına rağmen kapının arkasından görüştüler.
Buna benzer hatırladığım bir diğer örneği zikretmek gerekir. Hazret, 1977 umresine ailesi ile birlikte gitmişti. Havaalanına gidecekleri zaman, Fakîr’e şöyle buyurmuşlardı:
— “İhvâna tembih edin. Ben havaalanına gitmek için ailemle beraber evden çıkacağım. Beni görmek bahanesi ile de olsa hiçbir ihvân arabanın yanına yanaşmayacak, yanından geçmeyecek, çoluğumu çocuğumu görmeyecek. Bak, sözümü dinlemezlerse hakaret ederim (işâret parmaklarıyla da işâret ederek) çok ağır konuşurum!”
Ben Hazret’in böyle konuştuğunu hayatımda ilk defa duymuştum. Bunun üzerine ihvânın böyle bir söze muhatap olmaması için, devlethânenin her iki tarafına genç arkadaşları yerleştirdik. O arkadaşlar Hazret’in çıkma vakti gelince, ihvândan o taraflardan gelecek kimselere mâni oldular. Böylece kimse Hazret’in ailesini görmedi. Bunlar Mahmûd Samî Hazretlerinin Şer’i Şerîf’e uymak konusundaki azîm ve gayretlerini gösteren hatıralarımdandır.
Kadınlara Sohbet Konusundaki
Şer’i Hassasiyetleri
Bir gün Sâmî Efendi Hazretlerinin vazifelilerinden Abdulvasi Efendi’nin kadınlara sohbet ettiği hususunda Sâmî Efendi Hazretlerine şikâyet iletilmişti. Hazret vaziyeti tahkik ettirmek üzere babam Hacı Mehmet Öztürk’ü vazifelendirdi. Fatih’te akdedilen sohbete giden babam daha sonra Efendi Hazretlerine şu malumatı verdi:
“Abdulvâsi Efendi kadınların arasına girerek veya onları karşısına alarak sohbet etmemektedir. Sohbet, yanyana iki odada yapılmaktadır, Abdulvasi Efendi bir odada erkeklere sohbet etmekte, yan taraftaki kadınlar ise kendisini hiç görmeden sesini duyarak sohbeti dinlemektedir. Hatta kadınlardan ancak mahremi erkekler tarafına gelenler sohbete dahil edilmektedir. Mahremsiz gelenler sohbete girememektedir.”
Sâmî Efendimiz Hazretleri:
“Allah (c.c.) razı olsun Hacı Mehmet Bey, bu anlattıklarınızda şeriate muhalif bir şey yok ancak fitne devrindeyiz bu kadarını da yapmasınlar.”
Tesettür-i Şer’înin Yaşı Yoktur
İhvandan Konya Hadimli Mustafa Amca vardı. 10-12 yaşlarındaki oğlu Hâlid’le birlikte, Efendi Hazretleri’ni görmek için istasyona gitmişler. O zamanlar Efendi Hazretleri sabah 8.37 treniyle işe giderdi. Mustafa Amca, oğlu Hâlid’i Hazret’in yanına götürerek elini öptürmek istemiş. Fakat Efendi Hazretleri, çocuğa elini öptürmemiş.
Mustafa Amca:
— “Efendim, mahdûm elinizi öpsün.” deyince, Hazret:
— “Pantolonu kısa.” buyurmuş.
Mustafa Amca, mahcubiyetle:
— “Efendim, mahdûm daha çocuktur.” deyince;
Efendi Hazretleri:
— “Tesettür-i şer’înin yaşı yoktur.” buyurmuşlar.
Kaza Namazı Borcu Olanlara Tavsiyesi
Malum olduğu üzere, bir insan her şeyden önce kaza namazı borcu varsa bunları ödemelidir. Kişi önce namazla yükümlü olduğu zamanı tesbit eder ve o zamandan sonra hangi vakitten ne kadar borcu olduğunu tayin eder. Bu tayini yaparken hesapladığı miktarı kıldığı takdirde borcunu ödemiş olduğuna kalben inanacağı bir miktar belirlemek esastır. Ve bu belirlediği miktarda namazları kılar.
Bu noktada Hz. Mâhmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.) kaza namazı borcu olanlara her vakit namazdan sonra o vakte ait bir kaza namazı kılmalarını tavsiye buyururlardı. Meselâ bugün sabah namazını edâ ettikten sonra borcu olan son sabah namazının farzını iki rekat kılarak kaza etmesini, öğle namazını edâ ettikten sonra borcu olan son öğle namazının farzını dört rekat kılarak kaza etmesini, ikindi namazını edâ ettikten sonra borcu olan son ikindi namazının farzını dört rekat kılarak kaza etmesini, akşam namazını edâ ettikten sonra borcu olan son akşam namazının farzını üç rekat kılarak kaza etmesini ve yatsı namazını edâ ettikten sonra borcu olan son yatsı namazının farzını dört rekat kılarak, vitr-i vacibini de üç rekat kılarak kaza etmesini ve bu şekilde hergün sistemli olarak kaza namazlarını ödemelerini tavsiye buyururlardı. Bu tavsiyelerine bir de şu müjdeyi ilâve ederlerdi: “Eğer bir kimse kaza namazı borçlarını ödemeye niyet eder, bu şekilde sistemli olarak başlarsa ve bir gün sonra bile olsa irtihâl ederse Hakk Teala Hazretleri ‘Bu kulum ihlâs ile söz vermişti, eğer ben ona ömür verseydim bu borcunu tamamlayacaktı’ diyerek tüm kaza namazı borçlarını siler, tüm kaza namazı borçları ödenmiş olur.” Dolayısıyla farzları, vacipleri, sünnetleri öğrenmek ve farz olan tüm ibadetleri sünnetler ile, vacipler ile pekiştirmek gerekir.
Öküze Gösterdiği Merhamet
1970’li yıllarda, Efendi Hazretleri’ni arabayla İnegöl’deki Geyikli Baba Hazretleri’ni ziyârete götürmüştüm. Hazret arkada oturuyor, arabayı da ben kullanıyordum. O zamanlar bugünkü gibi asfalt yol yoktu; toprak, stabilize yol vardı. Yokuşça da bir yerdi.
Türbeye doğru çıkarken birden “Pat, küt!” diye sesler geldi. Acaba bozuk yolda farkına varmadan bir yere mi vurdum diye korktum. Sağa sola baktım, bir şey göremedim. Sonra arkaya, Hazret’e baktım ki ne göreyim: (Af buyurun) kocaman bir öküz, Hazret’in oturduğu yere yanaşmış, boynuzlarıyla cama vuruyor.
Hazret eliyle, öküzün boynuzlarıyla vurduğu camı sıvazlayıp mesh ettiler. Hazret eliyle mesh edince hayvan ayrılıp gitti. Sonra şöyle buyurdu:
— “Eh, hayvan hâl diliyle derdini izah etti.”
Allâh (c.c.) şefâatlerine nâil eylesin.
Ayağı Kırılan Köpek
Bir gün Efendi Hazretleri, Erenköy’deki evinin bahçesinde oturuyordu. Bahçe kapısından gelen bir tıkırtı üzerine kapıyı açtım. Karşımda ayağı kırılmış bir köpek duruyordu. Kapıyı kapatıp durumu Efendi Hazretleri’ne arz ettim.
Gelenin bir köpek olduğunu öğrenince, onu içeri almamı buyurdular. Meğer hayvanın ayağı kırılmış. Yukarıdan sargı bezi, merhem ve ayağını sabitlemek için tahta getirtildi. Efendi Hazretleri, köpeğin kırılan ayağını itinayla temizleyip sardılar; tahtaları bağlayarak tedavisini yaptılar. Ardından hayvanı tekrar dışarı bıraktık.
Aradan yaklaşık bir ay geçmişti. Bir gün yine bahçe kapısından aynı şekilde bir tıkırtı geldi. Kapıyı açtığımda, bu defa daha önce tedavi edilen köpeğin ayağının tamamen iyileştiğini gördüm. Fakat yalnız değildi. Yanına ayağı kırılmış başka bir köpeği almış, onu da Efendi Hazretleri’ne tedavi ettirmek için getirmişti.
Bu hâdise, Efendi Hazretleri’nin mahlûkata karşı gösterdiği şefkatin, dilsiz bir hayvanın hafızasında bile nasıl yer ettiğini gösteren ibretli bir hatıradır.
Zikreden, Zikredene Basabilir
Buna dair Efendi Hazretleriyle alakalı bir örnek daha nakledeyim.
1940’larda Adana’da köşkerlik (ayakkabı tamirciliği) yapan ihvândan Abdülkadir Efendi diye bir zât varmış. Bir gün sabahleyin uyanmış. Ancak yatağından kalkıp işe gitmemiş. Bir müddet sonra neden işe gitmediğini soran hanımına:
— “Hanım bak, vallâhi ben şu yerlerin, duvarların, taşın, toprağın, her yerin zikrettiğini duyuyorum ve görüyorum. Dolayısıyla ben bunlara basamam, buradan da çıkamam.” demiş.
Tabii o zamanlar yokluk zamanı… Yevm-i cedid, rızk-ı cedid… (Gündelik çalışmayla geçimlerini karşılıyorlar) Adamcağız gidip bir iki ayakkabı dikecek ki akşam eve ekmek getirsin. Bunun üzerine evin hanımı telâşlanıyor ve o telâşla Hacı Anneye koşuyor:
— “Aman Hacı Anne! Bizim adam, her yerin Allâh (c.c.)’ü zikrettiğini duyup gördüğünü söylüyor. Bu zikredenlere de basamam diyor. Ne olur bize bir imdâd eyle; Efendi Hazretleri’ne bir söyle.” diyor.
Hacı Anne gidip, Efendi Hazretleri’ne durumu anlatınca, Sâmî Efendimiz:
— “Zikreden, zikredene basabilir. Kadir Efendi’ye söyleyin zikrederek bize doğru gelsin, buyurmuşlar.
Köşker Kadir Efendi de zikrederek Sâmî Efendimiz’e gelince o hâl üzerinden alınmış oluyor.
Şartlarına riayet edilerek zikredildiğinde böyle haller olabilir. Mürşid-i kâmil olan zât, müntesiplerine ârız olan bu gibi halleri izale eder; bi-izni’llâh.
Allâh Dostunun Arkasında Birkaç Adım
Fâlih Efendi, Medine-i Münevvere’de devlet büyüklerinin Türbe-i Saâdet’i ziyâretinde mihmandârlık vazifesi yapan, Türbe-i Saâdet’in kapısını açarak onları içeriye dâhil eden, Suudi Arabistan devletinin resmî memuru idi.
Efendi Hazretleri’nin eski tarihli hac ziyâretlerinden birinde Fâlih Efendi, Sâmî Efendi Hazretleri’ni ziyâret ederek, Efendi Hazretleri ile beraber birkaç ihvânı Türbe-i Saâdet’in içine dâhil ederek ziyâret ettirebileceğini söylemiş. Bu hâdiseyi rahmetli babam şöyle anlatmıştı:
“Efendi Hazretleri ile beraber hac ziyâretinde Harem’in arka tarafında olan Teysir Otel’de kalıyorduk (Şimdi o otel yıkıldı Harem-i Şerîf hududları içinde kaldı). Fâlih Efendi, Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimiz’i ziyârete götürmek için: “Yatsıdan bir müddet sonra sizi otelden alırım.” diyerek kendisini beklememizi söyledi. Sonra Fâlih Efendi söylediği vakitte otele geldi. Lobide oturan Sâmî Efendi Hazretleri’ni ziyâret için dâvet etti. Biz de Efendi Hazretleri ile beraber ziyârete gitmek için kalkıp hareket ettik. O sırada lobide ihvânıyla beraber bulunan Muzaffer Ozak, Efendi Hazretleri’nin kalktığını görünce ayağa kalkarak yanında bulunanlara:
— “Bakın arkadaşlar şu gördüğünüz zât, hakikî bir Allâh (c.c.) dostudur. Gelin biz de onun arkasında teberrüken birkaç adım atalım.” demiş. Arkadaşları ile beraber Hazret’in arkasından bu şekilde yürüdüler.
Sâmî Efendi Hazretleri de Harem’e doğru yürürlerken:
— “Mehmet Bey, Muzaffer Efendi’nin de kendisini çağırın. O da bizimle beraber ziyârette bulunsun.” dedi.
Ben de Muzaffer Efendi’ye gittim selâm verdim:
— “Üstâdımız sizi de çağırıyor, siz de geleceksiniz.” dedim ve bu şekilde Türbe-i Saâdet’in içine Muzaffer Efendi de girdi.
Cerrâhi Dergâhı şeyhi Muzaffer Efendi, o zaman Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.)’den daha meşhur, hatta medyatik biriydi. Çok kimse tarafından bilinir ve tanınırdı. Amerika’dan, Avrupa’dan mürîdleri vardı. Bir Allâh (c.c.) dostunun arkasından birkaç adım attığı için çok nâdir kimselere nasip olacak büyük bir devlet Muzaffer Efendi’ye de böylece nasip oldu.”
Hazret-i Sâmî’nin Evlâdıyım Diyebilmek
Bir gün Sâmî Efendi Hazretleri’nin muhtereme zevcesi Hacı Anne (Allâh rahmetiyle muamele etsin), evde üzgün otururken Efendi Hazretleri hanımına soruyor:
— “Niye bugün böyle çok üzgünsün?”
— “Efendi, ben sana bir erkek evlâd veremedim, üzüntümün sebebi o.” diyor.
— “Hiç üzülme. İleride Allâh (c.c.) bize öyle evlâdlar nasip edecek ki, inşâallâh hem bu yolumuzu devam ettirecekler; hem de bize kendi öz evlâdımızdan daha yakın olacaklar.” diyerek teselli ediyor. (Allâh (c.c.) hepimizi bu müjdeye nâil olan evlâdlarından eylesin)
Bir gece saat 02.00 sularında devlethâneden haber geldi:
— “Efendi Hazretleri seni istiyor.”
Hazret, meğer o saate kadar devamlı ağlamış. Hacı Anne ne yapsa teskin edememiş. En son:
— “Ömer Öztürk’ü çağırayım mı? Çok ağlıyorsun, üzgünsün belki konuşur, açılırsın.” deyince, Hazret:
— “Çağır” buyurmuş.
Eve gidince Hazret’in bulunduğu odaya girip selâm verdim. Selâmı aldı herhâlde ama, ben duymadım. İkinci kez tekrar selâm verdim. Yine ses vermedi.
İçimden ‘ikinci selâmdan sonra bir selâm daha vereyim; eğer almazsa giderim’ diye niyet etmiştim, üçüncü defa selâm verip;
— “Esselâmu aleyküm, deyince:”
— “Aleyküm selâm, geç otur.” buyurdu ve karşısına oturttu.
O gece pek çok şey anlattı. En mühimlerinden birisi de şuydu:
— “Ben Sâmî’nin evlâdıyım, diyeni yarın mahşer sabahı vallâhi bırakmam, billâhi bırakmam.”
Hazretin bu sözlerini, irtihâlinden sonra muhtereme kerîmesi Bedia Hanım teyzeye telefonda anlatmıştım. Bedia Hanım teyze de şöyle ilave etti:
— “Ben sana daha ilerisini söyleyeyim; bir gün babam: Mü’min verdiği sözde durur, biz bu dünyada kime evlâdımız diye söz vermişsek, o sözü yemeyiz, inşâallâh öbür tarafta da sözümüzün eriyiz. Allâh (c.c)’ün izniyle elinden tutarız. Çoban, aksayan koyunu merada bırakır mı; yoksa aksak da olsa sırtına alır götürür mü?” diye buyurdu.
Allâh (c.c.), O’nun elinden tuttuğu evlâdlarından eylesin. O’nun bu mübârek, nurlu yolunda yürümeyi nasip etsin. Âmîn.
Kerâmeti İfşâ Edene Verdiği Ders
Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz’in asırlık ömrü, kerâmeti maddî ve mânevî olarak ikiye ayıran Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) Hazretleri’nin:
“Esâs kerâmet mânevî kerâmettir; o da yirmi dört saatin tamâmını Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin Sünneti’ne uygun olarak geçirmektir. Bizce makbul olan da budur.” beyânıyla tarif ettiği mânevî kerâmetler manzûmesidir.
Yine Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) Hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden kerâmet zuhûr etmesini, kadınların hayız ve nifas hâli gibi görürler.” buyuruyor. Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz de bütün hayatı boyunca buna son derece dikkat etmiştir. Nitekim 1970’li yılların ikinci yarısında Erenköy’de bir evde yaptıkları bir sohbetlerinde, Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri’nin, kendisini yardıma çağıran Adana’nın Misis nâhiyesinin Abdoğlu köyünden Ermeni bir çocuğun hayvanından düşen çuvalları, bi-izni’llâh yüklediğine dair kıssayı anlatmıştı.
O esnada mecliste bulunan ve son derece sâf ihvânlardan merhûm cilt mütehassısı Dr. Bahâ Kitapçı Bey, ayağa kalkarak:
“Vallâhi bu Zât, asrın Abdülkâdir-i Geylânî’sidir, ne zaman sıkışıp yetiş Yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât’ın himmetiyle bi-izni’llâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî Efendimiz (k.s.) Hazretleri mu’tâdını bozarak henüz yeni başlamış olan sohbeti “el-Fâtiha” diyerek sonlandırdı. Fakîre dönerek: “Arabayı hazırlayın.” buyurdu ve ev sâhibine yapacağı ikrâm için: “İkrâmınızı kabul ettik, Allâh (c.c.) râzı olsun.” diyerek hiçbir şey yemeden oradan ayrıldı.
İşte kendisine karşı sırrı fâş edip kerâmetlerini açığa vurana verdiği kendi üslûbunca en ağır ders.
Bütün hayatı mânevî kerâmet (yâni istikâmet) olan Sâmî Efendimiz Hazretleri, kendisinden sâdır olan kerâmetleri böylece saklamamızı bize öğretmiş oluyordu. Ayrıca kerâmetin matlûb (arzu edilen bir şey) olmadığını, zuhûrunun o kişilere Allâh (c.c.)’un rahmeti olduğunu anlatmış oluyordu.
İhvânın Bazı Hâllerine (Allâh’ın İzniyle) Vâkıftı
Anadolu’da hoş, hâl ehli bir ihvân vardı, Allâh (c.c.) rahmet eylesin vefât etti. Adamcağız darlığa düşüp sıkışmış. Duâ talep etmek için Hazret’i ziyâret etmek istedi. Usûlü dairesince ziyâret için müsaade aldık. Adamcağız, ziyârette Efendi Hazretleri ile konuştuktan sonra Hazret, cüzdanını çıkarttı ve adama bir miktar para verdi.
Ziyâretten çıktıktan sonra adam dönüp Fakîre dedi ki:
— “Yâhu Ömer Bey, Hazret bana bir tomar para verdi. Bir şey de söylemedi. Siz de oradaydınız. Bu parayı bana neden verdi.”
Ben de kendisine:
— “Hazret sana sordu mu “Senin borcun var mı?” diye, sormadı. Sen ziyâret için “Benim bir sıkıntım var, duâ almaya geldim” demiştin.” diye hatırlatınca:
— “Vallâhi var. Adamlar beni sıkıştırıyorlar, tehdit ediyorlar.” dedi.
— “Ne kadar borcun var?” diye sordum.
— “Beş bin beş yüz lira.” dedi.
— “Hazret sana ne kadar verdi, parayı bir say, deyince adamcağız parayı saydı.”
O zamanlarda beş yüzlük banknot yeni çıkmıştı. Hazret adama on bir tane beş yüzlük banknot vermiş.
— “Bak Hazret sana beş bin beş yüz lira para vermiş, işte git bununla borcunu öde. Hazret sana bunun için bu parayı vermiş.” dedim.
Allâh (c.c.) şefâatlerine nâil eylesin. Âmîn.
Evlâdını Murâkabesi
1397 [M.1977] Haccına Refik Tayla ve eski ortağımla beraber benim arabamla gitmiştik. Dönüş yolunda Ürdün’ün başkenti Amman’a 60 km. kala gece yarısı saat 3.00 sularında araba 4-5 takla attı. Ben arka koltuk ile ön koltuk arasında ayağımızı bastığımız yere sıkıştım. Araç takla atarken bel kemiğim kırılmış. Diğer iki arkadaş kapılardan çıkmışlar. Benim sıkıştığımı görünce telaş ile arka camı kırıp, beni sıkıştığım yerden zorla çıkardılar. Çıkartırken de vücudumda bayağı hasar oluştu. Sağ ve sol tarafımda yırtılmalar, kanamalar, kırılmalar olmuş. Bu vaziyette beni dışarı çıkarıp kumların üzerine yatırdılar. Orada söylediğim sözü yanımdakiler de ben de hatırlıyorum: “Yâ Rabbi! Bütün kader kazâ senin takdîrindir. Senden gelene râzıyım, bu kazâ senden gelmiştir. Aramıza şeytanı sokma.” demiştim.
Orada kanlar içerisinde yatarken bu hâlimizi gören bir kamyon durdu ve bizi kamyon kasasına aldı. Yolda bir kamyon daha değiştirerek Adana’ya, oradan da Uçakla İstanbul’a geldik. Tabi bütün bu yolculuk safahatında arızalar iyice arttı ve neticede 9 ay yattım. İstanbul’da uçaktan inince eve gittim.
Bu arada Efendi Hazretleri’nin torunu Mahmûd kardeşimiz “Dede, Ömer Abi Cuma namazına sizinle beraber gitmek için çok çalıştı ama gelemedi” deyince Hazreti Sâmî (k.s.) Efendimiz “Biz Ömer Öztürk ile değil de kiminle beraberdik” diye buyurmuşlar. Allah şefaatlerine nâil eylesin.
Evde iken Efendi Hazretleri, fakiri refikleri (yol arkadaşları) ile beraber huzurlarına çağırdı. Yol arkadaşlarımla beraber kayınbiraderim Dursun Topçu’yu da yanımıza alarak huzurlarına gittik. İçeriye girince Hazreti Sâmî (k.s.) Efendimiz bizi ayakta karşıladılar ve önce fakiri karşılarındaki tahta sandalyeye oturttu sonra, Kendileri yerlerine oturarak mübarek elleriyle fakiri işaret edip “Rızâ makâmına ermek kolay mı? Rızâ makamına ermek kolay mı? Daha Senin ileride yapacağın çok işlerin var, vazîfeler var.” diyerek başlayan 65 dakika süren sohbette Seyr-i Sülûk’u anlattılar. O celsede Efendi Hazretleri yanımdaki üç kişiye de ders (inâbe) verdiler. Hayatta iken ders verdikleri son kişiler olmuşlardır.
Kazadan hemen sonra kumların üzerinde yatarken “Yâ Rabbi! Kaza, kader Senin elindedir. Ben şu kazadan ötürü senden râzıyım. Aramıza şeytanı sokma” diye duâ ediyordum. Efendi Hazretleri de oradaki duâya atıf yaparak bunu söylüyor yani “kumların üzerinde yatarken sen söylüyordun biz de buradan tabiri caiz ise televizyon ekranından takip ediyorduk” diyordu. Elhamdülillah Hazret’in himmeti her zaman olduğu gibi trafik kazasında da üzerimizde idi. Efendi Hazretleri’nin evine gittiğimde perişan bir vaziyette idim. Elhamdülillah orada Hazretin ma’nen tedâvîsi ile çok perişan olan o halim düzeldi ve Hazret’in duâsı bereketi ile daha sonraki tedâvîlerim de gerçekleşmiş oldu. Hazret’in yanından çıkınca yanımda bulunan arkadaşlara “Siz kazada abi sana bir şey olursa, Allah korusun sen ölürsen biz ne yaparız diyordunuz. Hazret “daha Senin ileride yapacağın çok işlerin var, vazîfeler var.” diyerek size de cevâb vermiş oldu” dedim.
Allah şefaatlerine nâil eylesin, yollarından ayırmasın. (Âmin)[2]
Mânevî Gıda ile Beslenen Çocuk
Efendi Hazretleri her sene, onbeş gün ile bir ay kadar kalmak için Bursa’ya gider, oradan çok hoşlanırdı. Kendisi “Mânen haz alırım” diye de ifade etmiştir.
Bursa’da kaldığı evde hizmetini gören Yalçın isminde bir zât vardı. Onun da yedi-sekiz yaşlarında Muhammed Emin adında bir çocuğu vardı.
Kapıdan girdiğinizde bu küçük çocuk hemen “Esselâmü aleyküm ve rahmetullah” derdi. Türkiye’de o zamanlar bu şekilde selâmlaşmak öyle pek bilinmezdi, şimdi daha bilinir vaziyette. Ondan sonra gelir iki eliyle mûsâfaha ederken: “Allâhumme Salli Âlâ Seyyidinâ Muhammed, Allâhumme Salli Âlâ Seyyidinâ Muhammed” derdi. Çocuğa “Sen nerelisin?” diye sorduklarında “Ben Medineli’yim” derdi. Oysa Medine’yi falan da bilmez. Aile olarak da dededen gelen fazla bir İslâmî bilgileri de yok. Ancak çocuğun üzerinde böyle bir hâl vardı.
Kilosunu tam hatırlamıyorum ama oldukça zayıftı. Hiç yemek de yemiyor. Babası Efendi Hazretleri’ne oğlunun hâlini arz etmişti:
— “Bu çocuğun hâli böyle, yemiyor içmiyor, bu çocuk devamlı sabahtan akşama kadar zikir çekiyor, salavât-ı şerîfe getiriyor.” diye aktarılınca, Efendi Hazretleri de:
— “Kendi hâline bırakın. Gıda-ı mânevî ile besleniyor. Karışmayın onun işine.” buyurmuşlardı.
Çocuk şu an hayatta mı değil mi onu bilmiyorum lâkin çocuğun hâli ve Efendi Hazretleri’nin söyledikleri hatırıma geldiği için bunu da not etmiş oldum.
Manevî Ricalin Yardımı
Milli Türk Talebe Birliği’nin kapatılmaya çalışıldığı dönemde (1972) çok farklı insanlara ihtiyaç oluyordu. Öyle bir zamanda Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz, beni İstihbarat’ta yetkili ve önemli bir kişiye göndermişti. Trene bindim, Ankara Garı’nda indim. Hazret bana: “O sizi bulur!” demişti. Ben görüşeceğim kişiyi tanımıyordum, bana sadece ismini söyledi, o kadar. Garda trenden indim, içeri doğru yürüyordum; karşıdan gayet şık giyimli, fötr şapkalı, sakalsız, bıyıksız bir adam:
— “Selâmün aleyküm.” dedi. Gayet nurlu ve temiz bir çehreli biriydi. Nursuz, abus çehreli bir adam değildi.
— “ Sâmî Efendi (k.s.) Hazretleri’nin gönderdiği kişi siz misiniz?” diye sordu.
— “Evet, benim.” dedim.
— “Tamam, gel o zaman.” dedi. Allâh (c.c.) râzı olsun, arabasına bindik. Bütün işlerimizle uğraştı, hepsini hâlletti ve ondan sonra:
— “Bir daha görüşmeyelim.” dedi.
— “Tamam, bir daha aramam sizi, ama Hazret bir daha bulmamı isterse yine gelir bulurum sizi.” dedim.
— “Tamam, Hazret söylerse görüşürüz,” dedi ve öylece ayrıldık. Bir daha da uzun müddet görüşmedik.[3]
Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz dışarıdan bakıldığında garip bir derviş olarak görünüyordu, ama oturduğu yerden neler yaptığını bilenler bilir.
Duâsının Tesiri
Sâmî Efendi (k.s.) Hazretleri ile beraber Abdurrahman Gürses Hoca’yı ziyâret için Amiral Bristol Hastanesi’ne (Amerikan Hastanesi) gittik. Başhekim M. Es’ad Alpaytaç Bey bizleri karşıladı. Es’ad Bey Müslüman bir kimse idi. Babası Tarsus Müftüsü Enis Bey’in Es’ad Erbilî Hazretleri’ne, sonra da Sâmî (k.s.) Efendimiz’e müntesip olması münâsebetiyle çok ilgi gösterdi. Bizi odasına dâvet etti.
Es’ad Bey, Sâmî (k.s.) Efendimiz’e:
— “Efendim, buraya kadar teşrîf etmişsiniz. Eğer arzu buyurursanız, Hoca Efendi’nin yanına sizi götüreyim, ziyâret edin. Ama siz hassas insansınız. Hoca Efendi’nin hâlini görürseniz, üzülürsünüz. O vaziyette Hoca Efendi’yi görmeyin. Her tarafına hortumlar takılmış; gıdasını bile hortumla veriyoruz.” dedi.
Hazret-i Sâmî (k.s.):
— “İnşâallâh Hakk Teâlâ Hazretleri bir kolaylık ihsân eder. Müsâitse ziyâret edelim, bir selâm verelim.” diye cevap verdi.
Sâmî Efendimiz, Hoca Efendi’nin odasına gitti. Ve o hâlini görünce çok müteessir oldu. Abdurrahman Gürses Hoca, Efendi Hazretleri’nin bu ziyâretinin sürûrundan ağladı.
Hoca, gençliğinde Pîr Efendimiz’in (Es’ad Erbilî Hazretleri) Ramazan günü bir sohbetine gitmiş. Pîr Efendimize demişler ki:
— “Abdurrahman Hoca iyi bir hafızdır, sesi de güzeldir. Müsâade buyurursanız bir aşr-ı şerîf okusun.”
Hoca Efendi bir aşr-ı şerîf okumuş. Es’ad Erbilî Hazretleri de çok beğenmiş ve:
— “Bu sene ramazanda teravihi Abdurrahman Efendi kıldırsın.” demiş ve o ramazan terâvih namazını Abdurrahman Efendi kıldırmış.
Bundan dolayı Abdurrahman Hoca, Menemen hâdisesine dâhil edilmiş ve belli bir süre de hapis yatmıştır.

Abdurrahman Gürses Hocaefendi
Bu ziyâret sırasında Sâmî (k.s.) Efendimiz, yaptığı her işte olduğu gibi, yine Sünnet’e uyarak Hoca Efendi’nin sağlığına kavuşması için:
— “İnşâallâh Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ile şifâ bulursunuz.” dedikten sonra şu cümleyi ilâve etti: “İnşâallâh Cenâb-ı Hakk lütfeder, yüzlerce talebe yetiştirirsiniz.” dedi.
Abdurrahman Hoca, o zamana kadar pek fazla talebe yetiştirmemişti. Kendisi Beyazıd Câmii’nin imâmıydı. Cuma namazında sıhhati müsâit ise, hutbeye kendisi kılıçla çıkardı. Fakat 27 Mayıs darbesinden sonra hutbeyi kılıçla okumayı kaldırdılar. Celâlli bir kimse idi. Bir gün hutbe okunurken birisi girdi ve namaz kılmaya başladı. Hoca Efendi hutbeden o kişiye: “Şimdi sünnet kılınmaz, selâm ver bakayım.” diye bağırmıştı. Allâhu Teâlâ ganî ganî rahmet eylesin.
Hazret-i Sâmî (k.s.)’un: “İnşâallâh yüzlerce talebe yetiştirirsiniz.” duâsı bereketiyle Hocaefendinin şöhreti günden güne arttı ve o tarihten sonra yüzlerce büyük talebe yetiştirdi.
15 Şaban 1398 [M.21 Temmuz 1978] Berat Gecesinin İhyâsı
Şaban-ı Şerîfin başlarında Mahmûd Gezer Ağabeyle (Allah rahmet eylesin Mekke’de vefat etti, Cennetü’l Mualla’ya defnedildi.) devlethanenin bahçesinde oturuyorduk. Efendi Hazretleri’nin hâdimesi Fatma gelerek beni bir kenara çağırdı ve “Ömer Ağabey babam mahrem bir husus söyledi. Bunu Ömer Öztürk’e anlat. Kendisinde kalsın. Îcâbını yerine getirsin. Fakat kimseye de bir şey söylemesin…” dedi ve Efendi Hazretleri’nin “Ben berat gecesini Ömer Öztürk ile değerlendirmek istiyorum. Kendisi bir imam bulsun. Ayrıca iki kişiyi de çağırsın. İstersen birisi kendi babası Mehmet Öztürk olabilir. Bir de başka ihvân, benimle birlikte hepimiz beş kişi olacağız. Akşam namazını burada kılacağız. İftarı beraber eder, akşam yatsı namazını beraber kılar, geceyi de beraber ihyâ ederiz inşaallah.” buyurduğunu söyledi.
Fakir, babama ve (Efendimizin son yıllarında namazlarını kıldıran) Mahmûd Hoca’ya haber verdim.
Ev halkından bu hadiseyi Ömer Kirazoğlu ağabey haber alınca o da, İsmail ve Cevat Öztürk ağabeylerimi çağırttı. Efendimiz Hazretleri, Mahmûd Hoca, babam, Ömer bey, İsmail ve Cevat abi ve fakir akşam namazından evvel devlethânede toplandık. İftar, namaz ve yemekten sonra Efendimiz Hazretleri her zaman oturdukları demiryolu cihetine karşı olan koltuğa oturdular. Az sonra ayağa kalkarak kendi karşısındaki koltuğa geçtiler.
Kendi koltuklarına, Fakiri çağırıp “Sen gel, buraya otur, burası senin yerindir. Fakir de karşısında oturacağım” diyerek kendi koltuklarına Fakiri oturttular.
Muhteşem bir sohbetten sonra yatsı namazı kılındı, tekrar aynı yerlerde oturarak sohbet, duâ ve murâkabe edildi. İzin alınarak evlere hareket edildi.
Menfur Bir Hadise
1978 senesi Ramazan ayının bir Cuması Suadiye Camii’nde Efendi Hazretleri ile birlikte Cuma namazını kıldık. Oradaki menfur hâdiseye çok üzüldüler.
Olay şöyle cereyan etti: Efendi Hazretleri namazdan sonra biraz oturur çabuk çıkmazlardı. Cumadan sonra okuyacak şeyleri vardı. Okuduktan sonra kalkarlardı. Hazret otururken askeri istihbaratta çalışan emekli bir astsubay geldi tam önünde durdu. Hazreti işaret ederek, “Burada herkese şeyh diyorlar” dedi ve bir sürü saçma sapan şeyler söyledi ve (va’z kürsüsünün altında oturan Hüseyin Pilavcı’yı kastederek) “İşte bu Hüseyin Pilavcı’dır. Zamanın kutbudur. Hakîkî şeyhtir.” dedi. Bu arada millet de bana bakıyor ama Hazretten bana bir işaret gelmedi, gelseydi îcâbına bakardım ama bir şey demedi. Çıktık eve geldik.
Evde âile efradını toplayıp “Bundan sonra Suâdiye Camii’ne hiçbir zaman gitmeyeceğiz. Bundan böyle bütün Cuma namazlarına beni sadece Ömer Öztürk götürecek. O hangi camiye gidileceğine kendisi karar verecek ve kimseye söylemeden dilediği camiye bizi götürecek ve buyurun inin deyince o camide namaz kılacağız.” buyurmuşlardır. Çünkü birileri duyarlarsa hemen cemaate haber verir, etrafında toplanırlar. “Duydunuz mu, anladınız mı” diye birkaç defa tekrar ettiler. Bunu tebliğ etmek üzere, o sırada askerden izinli bulunan Mahmûd Kirazoğlu’nu bahçeye gönderdiler. O sırada Fakir de bahçede Mahmûd Gezer ile oturuyordum. Torun Mahmûd bu emri, Mahmûd Gezer ağabeyin yanında Fakire tebliğ ettiler ve ondan sonra emrettikleri şekilde hareket ettik.
Bilâl-i Habeşî (r.a.)’ın Ziyâreti
Bilâl-i Habeşî (r.a.) Hazretleri’nin, Sâmî Efendimiz Hazretleri’ni ziyârete geldiği bir vak’a yaşanmıştır.
Bir kitâpta, bu ziyâretten sonra Sâmî Efendimiz’in ailesinden Hacı Anne’nin “Eyvâh! Demek ki Hazret’in vakti yaklaştı.” dediği ve ağladığı, ertesi gün de Hazret-i Sâmî (k.s.)’un irtihâl ettiği yazıyor. Hâlbuki işin aslı öyle değildir. Hazret-i Bilal-i Habeşî (r.a.)’ın ziyâreti 1980 sonunda, Hazret-i Sâmî (k.s.) Hazretleri’nin irtihâli ise 1984 senesinde olmuştur. Bilâl-i Habeşî (r.a.)’ın ziyâretinin mânâsı da farklı bir şey olsa gerektir.
Hazret’e daha başka ziyâretler de oldu, ancak kendisi bunların anlatılmasına izin vermediği için sadece bu kadarını anlatabiliyorum. Bu bahse girmemin sebebi ise daha evvel bazı kaynaklarda yer almış olmasıdır. Hazret-i Sâmî’ye böyle pek çok ziyâret vâkidir. Bunlar yalnız ona mahsus hâller değil, başka büyüklere de nasip olmuş şeylerdir.
Mesela İmâm-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri, Mısır’da mevlid okutan bir kimsenin ziyâretine Rasûlullâh (s.a.v.)’in teşrîf ettiğini nakleder. İmâm-ı Gazâlî (k.s.) ki bunları kendisi de görebilecek, bilebilecek seviyede beşinci mertebede ahfâ keşif sâhibi bir zât. Allâh (c.c.) şefaatlerine nâil eylesin. Daha bunun birçok örnekleri vardır, ancak ben İmâm-ı Gazâlî (k.s.)’den bir örnek söylemiş oldum. Bu sebeple Hazret-i Bilâl-i Habeşî (r.a.)’ın Sâmî Efendi Hazretleri’ni ziyâreti de garipsenecek bir hâdise değildir.
Cinnîlerin Tâbiiyyeti
Sâmî Efendi Hazretleri “Muhammedî meşreb” olduğundan, irşâdları da Muhammedî üslûbta idi.
Nasıl ki Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri “Rasûlü’s-Sekaleyn” (İnsanların ve cinlerin Elçisi) idi, Sâmî Efendi Hazretleri de “Mürşidi’s-Sekaleyn”, yâni hem insanlara hem de cinnîlere mürşid idi.
Nitekim Şeyh Tâhâü’l-Harîrî ve Şeyh Muhammed Es’ad Erbilî Hazretleri’nin cinnîlerden pek çok müridi olduğu gibi, “Cudduh” isminde de o cinnîlere tâyin edilen halîfesi vardı. Bu “Cudduh” ismindeki cinnî, aynı zamanda Hazret-i Sâmî (k.s.)’un da halîfesi idi. Hazret’in cinnîlerden pek çok müridi vardı.
Cinnîlerin ziyârete ne zaman başladığını Hazret-i Sâmî (k.s.)’un anlatmasına da Yahyalı’dan ziyârete gelen bir ihvân sebep olmuştu. Ömer Kirazoğlu Ağabey:
— “Baba, bu zât Yahyalılı Hacı Hasan Efendi’den gelmiş. Selâm ve hürmetleri var, ellerinizden öpüyor.” deyince;
Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz:
— “Yahyalılı Hacı Hasan Efendi’nin babası vardı. Es’ad Efendimiz’in halîfesi Mustafa Efendi’nin evinde cinnîler bize intisâb etmişti. Cinnîlerin ziyâreti, cinnîlerin başı, Cudduh’un kendilerine intisâb ettiği zaman başlamıştı.” demişti.
“Sizden İstifade Ederler”
Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz, Fakîr ile yaptığı husûsî bir sohbette şöyle buyurmuştu:
— “Bir yaşlı adam var kendisi kurmay, erkân-ı harbde. Şu an İtalya’da bulunuyor. Oraya kurs için bir yıllığına ordu göndermişti. Orada iki volkan var, Etna ve Vezüv. Bunlar yanardağlar, birini incelemeye gitti. Bu çalışmalara karşılık, miralay (albay) olacak inşâallâh, “kuvvetli”, (Efendi Hazretleri’nin lisânında, “mânevî olarak kuvvetli” demek) kendisinin hanımı bizim kayınbiraderin zevcesi Meziyet Hanım’la görüşmüş. Çok memnun olmuşlar. Kendisiyle görüşürseniz inşâallâh (Fakîri kasdederek) sizden istifâde eder, dedi ve şöyle devam etti:
— “İtalya’daki iki volkan… Etna ve Vezüv yanardağlarından birinin içine bir adam, bir de öküz düşüyor. İkisi de ölüyor. Öküz parçalanıyor, insanı geri çıkartıyorlar, insan ölmüş ama paramparça olmamış, kömür gibi olmuş. Yarın Fezâil-i Ekber (Mahşer) gününe ait ne mühim bir örnek! Bu husustan ibret alanlara ne büyük dersler var. Hizmetlerinizden Allâh (c.c.) râzı olsun. Cenâb-ı Hakk sıhhat ve âfiyette müdâvim kılsın.”
“Kendiliğimden mi Konuşuyorum Zannediyorsunuz”
Bursa’da bulunduğu bir sırada kendisini sohbete götürecektik. Kaldığı yere gittim. “ Sohbete gelemeyeceğim. İhvâna söylersiniz.” buyurdular. Başka bir mazeret ya da söz söylemediler. İhvana bunu haber vermek için gittiğimizde, bizimle beraber orada bulunan ihvândan birisi, Efendi Hazretleri’nin bu sözünü duyduğu hâlde oradaki ihvâna gidip;
— “Efendi Hazretleri hasta; sohbete gelemiyor” deyiverdi. Oysa Hazret “Hastayım.” dememiş, sadece “Gelemeyeceğim.” buyurmuştu.
Bunun üzerine orada bulunan birkaç kişi:
— “O zaman üstadımızı bir ziyâret etsek. Madem hastaymış; yoklayıp durumunu öğrensek.” dediler.
Dört beş kişi arabaya binerek bizimle devlethaneye geldiler. Huzûra kabul olunduk. İki zattan biri sağına, biri de soluna oturdu, Fakîr de karşılarına oturdum.
Efendi Hazretleri aşkla şevkle coşarak taşarak sohbet etmeye başladı. Sağında solunda oturanlar, ikisi birden:
— “Efendim hastasınız zaten.. Yorulacaksınız efendim; sohbeti kesseniz. İstirahat buyurun” dediler. Efendi Hazretleri bunun üzerine;
— “Ben kendiliğimden mi söylüyorum; Allâh (c.c.) söyletiyor da konuşuyorum.” buyurdu. Hâlbuki böyle şeyler demezdi. Hazret devamla eliyle Fakîr’i işâret ederek:
— “Görmüyor musunuz ihvân istifâde ediyor; onun için konuşuyorum.” dedi.
İçimden;
— “Yâ Rabbi! Eliyle de beni işâret ediyor; ‘istifade ediyor’ diyor. İnşallah, sen onun sözünü yere düşürmezsin. Sen istifade edenlerden eyle!” dedim.
Allâh (c.c.), şefâatine nâil eylesin.
Ashab-ı Kirâm’a Bakışı
Resûlullâh (s.a.v.): “Sizlerden biriniz Uhud Dağı kadar altın sadaka verseniz, benim ashabımın bir müd (avuç) ya da yarım müd hurma ile yaptığı sadakaya ulaşamazsınız”[4] buyurmuşlardır. Hasan-ı Basrî Hazretleri bu hadîsten sonra: “Çünkü onların kalplerinde îmân dağlar gibi sâbitti.” demiştir. Ehl-i sünnet ulemâsının anlayışına göre Sahâbe-i Kirâm’ın en gerisinde olan Hz. Vahşi (r.a.), ehlullahın en ilerisinde olan Abdulkadir Geylâni Hazretlerinden derece olarak daha üstündür.
Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.) Hazretleri bunu izâh ederken: “Bizimle sahâbenin arasındaki fark, güneş görmüş bitki ve meyve ile seradaki bitki ve meyvenin farkı gibidir.” derdi. İmâm-ı Gazâlî Hazretleri de, Sahâbe için: “Işığı gören kelebekler nasıl onun etrafından ayrılmaz, pervane olurlarsa işte sahâbe de o ışığı, o nûru görmüştür.” diyor.
Müslümanın mahşer sabahı Nebî (s.a.v.)’in yüzüne bakıp şefaatine nâil olabilmesi için Resûlullâh (s.a.v.)’in öğrettiği şekilde yaşayıp, yap dediklerini yapması ve yapma dediklerinden de kaçınması lâzımdır. Bunun en iyi örnekleri Ashab-ı Kirâm Hazerâtının hayatlarında görülmüştür. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.) Hazretleri onları anlatırken iki elini yanlarına koyarak: “Ashâb-ı Kirâm’ın yanında bizim hâlimiz komutanın yanındaki asker gibi olmalıdır.” buyururdu.
Bir mü’min onlara karşı edebini muhafaza ettiği takdirde onlar da mahşer sabahı o mü’minin elinden tutup Nebî (s.a.v.)’e götürür inşâallah.
Hazret-i Sâmî’ye Uygun Bir Cevap
Şeyhliğini, kutupluğunu, gavslığını ilân etmiş bir şeyh taslağı, meşhur bir müteşeyyih, Efendi Hazretleri’ne bir adam göndererek:
— “Bana bütün dünyanın kutubluğu, gavslığı verildi. Sen de gel; benden ders al.” demiş.
Bunun üzerine Mahmûd Sâmî Hazretleri’nin verdiği cevap:
— “Fakîre mânen bir şey bildirilmedi. Eğer bildirilirse gelip intisâb ederim.”
Böylece o gelen kişiye de kibarca şeyhinin doğru söylemediğini, yalan söylediğini beyân etmiş oldu.
Allâh Dostlarında Sağırlık Olmaz
Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.)’un bir ara kulakları duymaz oldu. Onun doktorluğunu yapan arkadaşlara:
— “Arkadaşlar, Ehlullâhta bazı hastalıklar olur. Ama bazıları olmaz. Âmâlık olabilir. Şu şu hastalıklar olabilir. Ama sağırlık olmaz. Hazret’in kulağına bir bakın, demek ki yapılacak bir operasyonla Hazret’in kulağı tekrar eskisi gibi duyar.” dedim.
Ehlullâhtan sağır bilinen Hâtem-i Esam (k.s.) vardır. Onun sağır bilinmesinin sebebi ise şöyle anlatılır. Bir gün huzûrunda bir kadıncağız suâl sorarken (insanlık hâli) yelleniyor. Hazret de kadın utanmasın diye üç kere
—”Ne dedin hanım, duyamadım?” diye kadına sesleniyor. Kadın da üç dört defa tekrarla Hazret’in böyle söylediğini görünce: “Demek ki Hazret’in kulağı duymuyor. Az önce yaptığımı da duymamıştır.” diye düşünerek kalbi mutmain oluyor. Hazret, kadın yaşadığı müddetçe onbeş sene kulağı çok iyi duymasına rağmen kadını utandırmamak için sağırmış gibi davranıyor.
Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.)’un kulağındaki rahatsızlığını kontrol ettirene kadar epey çaba sarfetmek durumunda kaldık ve sonunda denildiği gibi de oldu. Muâyene sonucunda Hazret’in kulağında bir parça olduğu anlaşıldı. O parçayı küçük bir operasyonla çıkartınca Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimiz eskisi gibi duymaya başladı. Elhamdülillâh.
Duası Bereketiyle On Yıl Daha
MTTB Genel Başkanlığım döneminde Birliğin 1630 sayılı Dernekler Kanunu’na istinâden kapatılması kararının ardından Hazret-i Sâmî Efendimiz’in yanına gidip durumu arz ettim:
— “Efendim durum böyle böyle oldu. Kanun çıktı, bu kanuna göre, Milli Türk Talebe Birliği kapatıldı, ama inşâallâh uğraşacağız. Fakîr, içimden geçen, sizin bize verdiğiniz vazife tamam olmadı, uğraşırsam netice alırım gibi geliyor. Ama şer’î mesuliyet olmasın diye size sormak üzere geldim, ne buyurursunuz?”
Hatırladığım kadarıyla Hazret aynen şöyle buyurdular:
— “Kaderullaha râzı olmak şartı ile çalışınız. İnşâallâh sonu hayır olur.”
Ardından “A’râf sûresi 89. âyetin son kısmı olan
رَبَّنَا ٱف تَح بَي نَنَا وَبَي نَ قَو مِنَا بِٱل حَقِّ وَأَنتَ خَي رُ ٱل فَٰتِحِينَ
“Rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve ente hayru’l fâtihîn.” (Ey Rabbim! Bizimle kavmimiz arasında hakla hükmet. Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.) âyetini yakın arkadaşlarınıza yazıp verin; günde yüzer defa devam etsinler.” dedi. O zaman yakın arkadaşlarımızdan Yusuf Akkaya, Âbid Özmen, Abdullah Özmen, Mustafa Timuçin Aslan, Raşid Ürper vs. kim varsa hepsine yazıp verdim.
— “Efendim inşâallâh duâ edersiniz; on sene daha devam eder Milli Türk Talebe Birliği dedim, Hazret-i Sâmî (k.s.)’da elini kaldırdı ve “Âmîn” dedi.”
Sonra kendi kendime: “Neden on sene diyorsun, yüz sene deseydin ya!” diye hayıflandım. Bana o zaman kapatılmış bir teşkilatın on sene daha devam etmesi çok gelmişti. Milli Türk Talebe Birliği, bu hadisenin tam onuncu yılında, Vehbi Ecevit’in başında olduğu dönemde, Kenan Evren’in başkanlığını yaptığı Milli Güvenlik Konseyi tarafından kapatıldı.[5]
Simya İlmi
“Bize simyâ ilmi verildi, ama biz bunu kullanmadık.” şeklinde bir sözün de Hazret-i Sâmî (k.s.) tarafından söylendiği nakledilmiştir. Ancak bu ifade, Hazret-i Sâmî’nin belâgatine, yüksek tevâzuuna uygun düşmemektedir; bu söz ona ait değildir. Bu tür ifâdeler, Hazreti tanımadan, mânevî inceliğini idrak edemeden kaleme alınmış yakıştırmalardır. Hazret-i Sâmî: “Bize simyâ ilmi verildi de, biz kullanmadık” niye desin?
Emir Sultan Hazretleri Uludağ’ın eteklerinde bir su başında otururlarken kendisine: “Efendim size ilm-i simyâ verilmiştir, bu ilm-i simyâ nedir?” diye sorarlar. Öyle bir suâl sorulunca o da eliyle çeşmeden akan suyu işâret ederek şöyle der: “İlm-i simyâ odur ki su altın olarak akar.” Orada bulunanlar görürler ki su gerçekten altın olarak akıyor. Ardından da ilave eder: “Murâd değildir, sordular biz size örnek diye gösterdik” deyince çeşme tekrar su akıtmaya devam eder. Allâh (c.c.) şefâatine nâil eylesin.
Eğer Hazret-i Sâmî’nin mânevî makamının ne olduğu maddî gözle görüp anlamak isteniyorsa, onun yolu, Rasûlullâh (s.a.v.)’in yanındaki makamına bakmaktır. Hazret-i Sâmî’nin Allâh Rasûlü’nün yanındaki derecesi nedir; mertebesi onunla ölçülür. Diğerleri Allâh’ın lütfu ve keremidir. Kerâmetleri, simyâları Allâh (c.c.) dilediğine ihsân eder.
Söz Dinlememenin Neticesi
Sâmî Efendi Hazretleri’nin 1963 senesindeki hac yolculuğunda beraberinde ihvândan dört kişi bulunmuş; Mehmet Öztürk, Ahmed Atasayar, Mûsâ Topbaş ve Alemdâr Bey. Yaşananları, babam merhûm Mehmet Öztürk şöyle anlatmıştı:
“1963’te hac için yola çıkılmıştı. Yolculuktan önce Sâmî Efendi Hazretleri hayatı boyunca hiç yemek lafı etmemiş bir insan olmasına rağmen yola çıkarken bize: “Yanınıza yiyecek alsanız” dedi. Yol arkadaşlarıma: “Üstâdımız şimdiye kadar hiç böyle bir şey demedi. Bunda bir hikmet olsa gerektir. Yanımıza yiyecek bir şeyler alalım” dedim.
Sonra yol arkadaşlarım: “Uçakta zaten yiyecek verecekler. Şam’da da buradaki yiyeceklerin çok daha tazesi var. O zaman yiyecekleri uçaktan iner inmez Şam’dan alalım.” deyince ben de bir şey demedim.
Şam’da uçaktan inip hiçbir şey almadan otele gittik. Gittiğimiz otel Yermük Oteli idi. Sâmî Efendi Hazretleri Şam’a gidince o otelde kalırdı. Otele yerleştikten sonra namazı kılıp istirahate çekildik. Sabaha karşı toplar patlamaya başladı. Otel idaresine ne olduğunu sorunca: “Suriye’de ihtilâl oldu (Baas Partisi’nin ihtilâli). Sakın otel kapısından dışarı adım atmayın. Dışarıya adım atana ‘vur emri’ verilmiştir. Dışarı çıkarsanız vururlar sizi… Bundan sonra ihtilâlin neticesini bekleyeceğiz.”
1963 senesinin şartlarında bir otel. Ne yiyecek bir şey ne de içecek bir şey var. Sadece abdest aldığımız sudan içebiliyorduk. Tam üç gün hiçbir şey yemeden içmeden otelde kaldık. Böylece Sâmî Efendi Hazretleri’nin neden yanınıza yiyecek alın dediğinin sebebi meydana çıkmış oldu.”
Tabii, Hakk Teâlâ Hazretleri, Allâh (c.c.) dostu kişilere ve kişinin kalbine mânevî derecesine göre çeşitli ilhamlar gönderir. Hazret, değil üç gün otuz gün olsa Allâh (c.c.)’ün izniyle yemeden durabilir. Nitekim Abdülkadir Geylani Hazretleri “Dervişliğim sırasında bir sene su içtim yemek yemedim. Bir sene de milletin çeşme başında yıkadığı sebze meyveden kalanları yedim; su içmedim buyuruyor. Ancak yanında bulunan ihvânın yemek hususundaki durumunu bildiği için: “Yanınıza yiyecek alsanız.” demiştir.
[1] Tirmizî, Menâkıb: 63
[2] Hâdisenin detayları için bkz: Ömer Öztürk Hayatı ve Hatıraları, Misvak Neşriyat.
[3] Bu kimseyle yıllar sonra Hac’da Mina’da karşılaştığımızda “Bir daha görüşmeyelim sözüm burası için geçerli değil.” demişti.
[4] Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarih Tercemesi, 9.c., Hadis No: 1491.
[5] MTTB hazineleri için bkz: Millî Türk Talebe Birliği, Bir Neslin İnşası, Misvak Neşriyat, Mart 2016.