Hayatının İlk Dönemi

Nesebi
Babası Mücteba Bey, annesi Ümmü Gülsüm Hanım’dır. Dedesinin ismi Abdurrahman, büyük dedeleri ise İshâk ve Hüseyin Efendiler’dir. Büyük Türk beyliklerinden Ramazânoğlu Beyliği’nin son beylerinden olan Abdülhâdî Efendi’nin [1] tespitine göre Ramazanoğlu Beyliği aslen Türklerin, Oğuzların Üçoklar kolunun Yüreğir boyuna mensuptur. Aynı zamanda şecereleri büyük Türk Hâkânı Nûreddîn Zengî vâsıtası ile Seyfullâh Hazret-i Hâlid bin Velîd (r.a.)’e dayanır.
Kendilerinin anlattığına göre dedelerinden Hüseyin Efendi Hâfız-ı Kur’ân, Reisü’l Kurrâ’dır. Naaşı, vefâtından yaklaşık iki yüz sene sonra defnolunduğu yerden kaldırılması gerektiğinde (ki kendileri de bu muamele esnasında orada hâzır bulunmuşlardır) kabir açılmış ve cesedin hiç bozulmadığı görülmüştür. Nitekim Kur’ân’ı hıfzeden ve hâfız olarak vefât eden kişilerin cesetlerini toprağın çürütemeyeceği hadîs-i şerîflerde beyân buyurulmuştur.
Doğumu
1892 yılında Adana’nın Tepebağ Mahallesinde dünyâyı teşrîf eden Hazret-i Sâmî (k.s.), kendi ifadeleriyle [2] doğumunu şöyle nakletmektedir:
“Benim doğumum (h.1308) târihindedir: Adana’da Vakıfsarayı’ndadır.”
Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelerek: — “Bu evde, yakında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır. Adını Sâmî koyunuz. Hayırlı bir insan olacaktır.” diyor ve gidiyor.
Bir müddet sonra doğum gerçekleşiyor; oğlan oluyor. Adı: “Muhammed Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrâr geldiğinde oğlan doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed Mahmûd Sâmî” konulduğunu öğrenince: — “Sandıktaki emânetimi veriniz!” diyor. Ona benzer bir ‘emâneti’ veriyorlar: — “Bu değil; esâs sandıktaki bana ait olan emâneti veriniz!” diyor. Meğer istediği ‘emânet’ bir yelekmiş; onu veriyorlar. Memnûn oluyor; duâ edip gidiyor.
Efendi Hazretleri bu hâdise hakkında damadı Ömer Kirazoğlu’na şöyle buyurmuşlar: — “Bunu kaydediniz, mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen kaydet. İleride neşredilir. İyi olur, hayırlı olur.”
Hazret-i Sâmî, kendi üslûbu ve mahviyet hâli gereği, bu zâtın kim olduğunu açıkça ifade etmemiştir. Zira Hazret, büyük bir tevâzu içerisinde, gördüğü şeyleri ve yaşanan bazı sırları çoğu zaman açıklamaktan sakınırdı. Ancak, halîfesi olan Adanalı Bakkal Hasan Akbaşgil Efendi Hazretleri, bu zâtın kim olduğunu: — “Gelen zât, Hızır Aleyhisselâm’dı. İnsan sûretinde görünmek için hediye istedi.” diye izah etmişlerdi.
Efendi Hazretleri’ne (k.s.) 1950’li yılların başlarında İstanbul’a gelişinden sonra Fahr-i Kâinât (s.a.v.) Efendimiz tarafından “Mahmûd” ismini kullanması emredilmiş ve o da icâzetli halîfesi Adanalı Hacı Hasan Efendi’ye: — “Fakîr’e bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diyerek, emir gereği bu büyük müjdeyi ilan etmiştir.
Çocukluk Dönemi
Adana’nın en köklü ve varlıklı âilelerinden Ramazanoğulları’nın bir ferdi olan Hazret-i Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)’un çocukluk yılları Adana’da geçmiştir. Yaz mevsimlerinde ise genelde âilesi ile birlikte Tarsus’un Namrun Yaylası’na çıkmışlardır. Çocukluktan itibaren İslâmî bir terbiye ile muhabbet dolu bir ortamda yetişmiştir. Kendisi o günleri şöyle hatırlardı:
“Babaannem beni kuzu başlı, kıvırcık saçlı Sâmî’m diye sever başımı okşardı.”
Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Abdülkadir Geylani (k.s.) gibi büyük velîlerde çocukluklarından itibaren görülen bazı hususiyetler ve mânevi temayüller, Hazret-i Sâmî’de de küçük yaşlarda görülmüştür. Çocuk yaşlarında muhtereme annesi, kendisini akranlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiğinde, Hazret-i Sâmî (k.s.) ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşundaki gibi oturarak, uzaklara semâya gözlerini diker; tefekkür ederdi. O yaşta bile Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in Mi’râc’daki haline işâret eden o edep üzere dururdu.
Henüz 6-7 yaşlarında iken, neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu kendisine sorulduğunda: — “Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuştur.
İşte hadîs-i şerîfi telmih, işte Sünnet’e bağlılık… Cevap, o yaşta elde edilen bir ilim tahsilinin neticesi olamayacağına göre, bu hâl Sâmî Efendi Hazretleri’nin Hakk Teâlâ’nın lütf-u keremi ile doğuştan Muhammedî (s.a.v.) bir fıtrata ve ahlâka sâhip olduklarına işâret olsa gerektir.
Şemâili
Uzuna yakın orta boylu, buğday tenli, seyrek sakallı, kıvırcık saçlı, çukurca elâ gözlü; zayıf olmasına rağmen mütenâsip vücutlu idi. Başı küçükçe idi. Temiz, sâde ve düzgün giyinirdi. Sakalı bir tutamı geçmezdi. Sîmâsındaki güzellik tarif edilemezdi. Kendisine bakılınca Allâh (c.c.) hatırlanırdı.
Merhûm Ali Ulvi Kurucu bu hakîkati şöyle anlatır: [3]
“Kendilerini ilk gördüğüm o anda, Rasûl-i Zîşan Efendimiz’in; ‘Evliyâ nasıl olur? Velî kimdir?’ sualine verdikleri cevap gönlüme doğdu. Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyururlar: ‘Evliyâ, yâni Allâh dostu olanlar; kendisini gördüğünüzde, size Allâh’ı hatırlatan kimselerdir.’ Evet, velîlik alâmeti, ne taçtır, ne hırkadır, ne kisvedir, ne alkıştır, ne de şan ve şöhrettir. Velî, kendisini gördüğümüzde kalbimizdeki aksi, uyandırdığı intiba, duygu nedir, ona bakılacak… Sâmî Efendi’yi ilk gördüğümde bu hadîs-i şerîfin meali, aynen gönlüme doğdu. ‘Velî, Allâh dostu, kendisini gördüğünüzde, size Cenâb-ı Hakk’ı hatırlatan kimsedir.’ Fakîr, bunu merhûm Şeyh Sâmî Efendi’de gördüm.”

Notlar ve Ek Bilgiler:
- [1] Abdülhâdî Efendi, Sâmî Efendi Hazretleri’nin büyük dedelerindendir.
- [2] Bu bilgi, Mahmûd Sâmî Efendi Hazretleri (k.s.)’un dâmadı Ömer Kirazoğlu (r.h.)’in kendi el yazısı ile tuttuğu not defterinden alınmıştır.
- [3] Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar 3, s.314.
- Hüviyet Cüzdanı Kaydı: Mahmûd Sâmî Hazretleri’ne ait hüviyet cüzdanının sûretinde göz rengi elâ, ten rengi buğday, saç rengi ise kır olarak kayıtlıdır.


