Medîne-i Münevvere Günleri ve İrtihali

Selam Patron. Metnin orijinaline hiçbir şekilde müdahale etmedim abi. Satır kaymalarını, birbirine yapışmış onlarca kelimeyi (örneğin 1956yılına, gönlününistediğini, Medine-iMünevvere’den, yanlışserum gibi) tamamen temizleyip metni rahat okunabilecek bir formata getirdim. Ayrıca resim altı yazılarını italik yapıp dipnotları sayfanın en altına topladım.
Buyur abi, tertemiz metin aşağıda:
Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.)’un bir asra yaklaşan ömrünü, büyük bir hassasiyetle Sünnet-i Seniyye’ye ve Şerîat-ı Garrâ-i Muhammediyye’ye tam bir bağlılık içerisinde geçirdiği göz önünde bulundurulduğunda, Medine-i Münevvere’ye hicret gibi mühim bir emr-i Risâletpenâhîyi gönlünde çok önceden taşıdığı anlaşılmaktadır.
Bununla birlikte, Medine-i Münevvere’ye hicret arzusunun ne zamandan beri gönlünde yer ettiğini kesin olarak bilemiyoruz. Zira bu arzusunu daha önce açıkça ifade etmemiştir. Bizim bu husustaki ilk malûmatımız, merhûm babamın 1956 yılına ait şu hâtırası vesilesiyle olmuştur.
Babam, Atasayar Amca, Alemdâr Amca, Ömer Kirazoğlu ve Ahmed Silahdar (beş kişi) Ebû Eyyûb el-Ensâri (r.a.) türbesinin hemen üst tarafından mezar yeri almak için İstanbul Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü’ne müracaat etmişler. O zamanlarda ihvân ile Efendi Hazretleri arasında irtibatı kuran, rahmetli babam idi. Babama diyorlar ki: — “Üstâd’a bir sorar mısın ona da yer alalım mı, ister mi?” Babam da Üstâd’a giderek: — “Efendim şu arkadaşlar, beraber Eyüp’ten mezar yeri satın alıyorlar. Eğer arzu ederseniz sizin için de yer alalım mı? diye soruyorlar.” diyor.
Sâmî Efendi Hazretleri de: — “Eğer herkese gönlünün istediğini veriyorlarsa, bizim gönlümüz Cennetü’l Bâki’yi ister, Medine’yi arzu eder.” buyurarak oradan yer istemediğini ve aslında istenecek olan yerin Medine-i Münevvere’den, Cennetül Bâki’den olması gerektiğini beyân etmiştir.
Medine-i Münevvere’ye Hicret Niyetiyle İlk Gidiş
Medine-i Münevvere’ye hicretimizin başlangıcı 1976 yılında olmuştu. O sene mart sonu veya nisan ayının ilk günlerinde Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimiz: — “İnşâallâh, Medine’ye hicretimiz için dâvet geldi (izin verildi veya emredildi).” buyurdu. Genel itibariyle Medine’den dâvet geldiğini bu şekilde söyledikten sonra Fakîre de: — “Siz de beraberimde bulunursunuz.” dedi.
O günlerde büyük kızım yeni doğmuş, henüz on günlüktü. Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.): — “Çok fazla da eşya almazsınız. Evdekiler de (aile ve yakın akrabalar) hicret ettiğimizi anlamasınlar. Bir bavulla gelirsiniz.” buyurdu. Ben de ev halkına bir şey söylemeden, bir bavulla hicret yolculuğuna çıktım. Üstâd: “Kimse hicret ettiğimizi anlamasın.” buyurduğu için ihvâna ‘Efendi Hazretleri umreye gidiyor’ şeklinde duyurduk.
Uçak biletlerimizi aldığım Ali Koçak Bey, 80 küsur kişinin bu umre ziyâretine iştirak ettiğini söylemişti. Yâni 80 küsur kişilik bir cemaatle yolculuğa çıkmıştık. Ancak Sâmî Efendi Hazretleri ile benden başka kimse hicret niyeti ile geldiğimizi bilmiyordu. Mekke ve Medine’de toplam elli gün kaldık. Çok değişik ve bereketli bir ziyâret oldu. Sâmî Efendi Hazretleri: “Şimdi döneceğiz, inşâallâh ileride tekrar başka bir tarihte yine hicret ederiz.” buyurdular. Ve hicret başka bir sefere kalmak kaydıyla geri dönmüş olduk.
Medine-i Münevvere’ye Asıl Hicret
1979 senesinde Sâmî Efendi Hazretleri’nin Medine’ye hicret için tekrar emir buyurması üzerine hicret hazırlıklarına başladık. O esnâda Hacı Anne (r.h.), hazreti düşünerek, “Oraya gidersek sonda vs. gibi sağlık hizmetleri nasıl olacak” deyince Hz. Sami (k.s.): — “Ömer Öztürk’e söylersiniz o bir arkadaşını getirir” buyurmuş. Bu vesileyle yakın arkadaşlarımdan Dr. Yusuf Akkaya ve Dr. Abid Özmen de Medine’ye hicret etmiş oldu.
İkâmet izni alındıktan sonra, sıra Hazret’in evinin eşyalarının Medine’ye götürülmesi işine geldi. MTTB Genel Başkanlığım sırasında muhtelif vesilelerle münâsebet kurduğumuz Riyad’daki Dünya İslâm Gençlik Teşkilatı’nın (WAMY) Başkanı’na bir ricada bulunarak, umre için 40 kişilik dâvetiye talep ettim. Dâvetiye talebimi kabul eden WAMY’nin başkanı 40 kişilik umre vizesi verdi. Efendi Hazretleri’nin eşyalarını; bu umre yolculuğu için tuttuğumuz otobüsün bagaj kısmına, koridorlarına ve koltuk aralarına yükledik. Talebe Birliği’nden 35 arkadaşı da (diğer beş kişinin işlemleri yetişmedi) otobüse yolcu olarak bindirdik. Böylece Üstâd’ın eşyalarının nakli vesilesiyle bu arkadaşlar da umre yapmış oldular.
1979 yılı Temmuz ayında Üstadımızın kırk üç parça eşyası ile otuz beş arkadaşımız Fehmi Efendi’nin otobüsü ile Bostancı Köprüsü’nden hareket etti. Otobüs gümrüğe gelince Suudi Arabistan memurları arkadaşlara hitâben: — “Siz talebe adamlarsınız, WAMY’nin dâvetiyle geliyorsunuz. Otobüsün içi, üstü, altı her taraf eşya dolu. Siz ne yapacaksınız bu kadar eşyayı?” diye sormuşlar.
Oysa ben arkadaşlara yola çıkarken sıkı tenbihlemiştim ki her zaman doğruyu söyleceksiniz, hiç bir zaman yalana sapmayacaksınız. Arkadaşlar da bu tenbihata uyarak, bizim üstadımız Medine-i Münevvere’de yaşıyor onun eşyaları demişler, gümrükteki görevliler de geçişe izin vermiş. Hâlbuki orada farklı şeyler söyleselerdi belki görevliler şüphelenecek bütün eşyalara bakmak isteyecekler belki de eşyalara el koyacaklardı.
Evin Tutulması ve Sohbet Vazifesi
Daha sonra, Sâmî Efendi Hazretleri beni, ev bulup eşyaları yerleştirmek üzere Şevval ayında (Eylül 1979) Türkiye’den Medine’ye göndermişti. İkâmet işi için Medine’ye giderken: — “Hıfz âyetlerini, Âyete’l-Kürsi’yi okursunuz ve Medine’deki sohbetlere siz devam edersiniz.” buyurdu.
Ardından bana bir kitap (Mevlânâ Muhammed Rebhâmî Hazretleri’nin Riyâdü’n-Nâsihîn adındaki eseri) uzatarak: — “Bu da size hediyem olsun. Onu Medine’de sohbetlerde okursunuz. Ancak taşımanız uygun değil. Uçakta zor olur. Medine’ye kara yoluyla giden Şekerci Mustafa’ya verirsiniz, o da Medine’de size teslim eder.” buyurdular.
O günlerde geçirdiğim ağır bir trafik kazası sebebiyle, doktor bana iki kilo bile yük taşımamamı tembihlemişti. Sâmî Efendi Hazretleri ise daha hassas davranarak bir kiloluk bir kitabın dahi taşınmasına râzı olmamış, bu derece hassasiyet göstermişti. — “Efendim bunu kim okuyacak?” diye sorduğumda: — “İnşâallâh siz okursunuz!” buyurdu.
Medine’ye vardığımda, daha önceden talebelerle gönderdiğim ve bir depoya koydurduğum eşyaları, Efendi Hazretleri için tuttuğum eve yerleştirdim. Böylece bütün hazırlıkları Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ve Efendi Hazretleri’nin himmeti ile tamamlamış olduk. Kısa bir müddet sonra, Zilkade ayında Sâmî Efendi Hazretleri Medine’ye gelmek üzere yola çıktı. O zaman uçak seferleri bugüne göre çok azdı ve Medine’ye doğrudan uçak seferi bulunmuyordu. Efendi Hazretleri’ni Medine’den gelen üç arkadaşla beraber Cidde’de karşıladık.
Allâh (c.c.) Onun Duâsını Reddetmez
Efendi Hazretleri’nin ikâmet işlerini takip etmek üzere Medine iken hazretin torunu Mahmûd Kirazoğlu, kendi ikâmet işi için Efendi Hazretleri’nden duâ talep edince, Sâmî Efendimiz, Mahmûd ve ev halkına, şu kıssayı anlatmış:
“Ehlullahtan bir zât var imiş. Ondan yağmur için duâ talep etmişler. O da bir teneke yağ alıp çarşıya çıkmış. Başlamış bağırmaya ‘Yağ ha yağ, yağ ha yağ!’ Birden öyle bir yağmur başlamış ki insanlar evlerine zor kaçmışlar. Yağmur uzun zaman ve şiddetli olarak yağmaya devam edince insanlar bundan zarar görmüşler. Aynı zâta müracaat ederek ‘Aman efendim duâ edin de şu yağmur kesilsin.’ diye ricâ etmişler. O zât da eline bir çuval ceviz alıp başlamış bağırmaya ‘Yağma ha yağma, yağma ha yağma!’ deyince birden yağmur kesilmiş.”
Ve daha sonra: — “Sen de Ömer Öztürk Ağabeyine selâmımı söyle. Senin ikâmetin için Ravza’da sana duâ etsin. Cenâb-ı Hakk O’nun duâsını reddetmez. Duâsı makbul kişilerdendir O.” diye buyurmuşlar.
Hazret-i Sâmî (k.s.)’un Mânevî Makamı
Hazret-i Sâmî’nin (k.s.) mânevî makamının, maddî gözle görülüp anlaşılmasının en doğru yolu, onun Habîb-i Kibriyâ Efendimiz (s.a.v.)’in nezdindeki makamına bakmaktır. Zira gerçek mânevî makam, kişinin Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in yanında nasıl bir derecede bulunduğu ile ölçülür. Diğer bütün hâller ve kerâmetler Cenâb-ı Hakk’ın lütfu keremidir. Kerâmetler, simyâlar, hârikulâde haller; hepsi Allâhu Teâlâ’nın dilediğine dilediği kadar ihsân ettiği ikrâmlardır.
Bir gün Ashab-ı Suffe’de otururken Osman Efendi isimli bir zât yanımıza geldi, selâm verdikten sonra: — “Türk müsün?” diye sordu. — “Evet.” dedim. — “Şeyhü’l Etrak (Türkler’in Şeyhi) Sâmî Efendi’yi tanır mısın?” deyince gülümsedim. — “Niye gülümsediniz?” diye sordu. — “Biz onun evlâdıyız, elhamdülillâh. Hayrola?” dedim.
Osman Efendi anlatmaya başladı: — “Ben dün gece rüyamda Nebî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gördüm. Allâh şefaatlerine nâil eylesin. Türbe-i Saâdet’in kapısına teşrif etmişti. Şeyheyn’in (Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer’in) de biri sağında biri solunda… ‘Yâ Rasûlallâh, bu teveccüh nereye, kapıya ne diye teşrif buyurdunuz?’ diye sorunca buyurdular ki: — ‘Evlâdımızdan Şeyhü’l Etrak (Türklerin Şeyhi) Sâmî Efendi bizi ziyârete geldi. Onun için kapıya kadar geldik.’” [11]
İşte Rasûlullâh (s.a.v.)’in böyle değer verdiği bir kimsedir Hazret-i Sâmî… Gerçek fazilet, bu tür iltifatlara mazhar olabilmektir. Diğer bütün kerâmetler, faziletler bunun gerisinde kalır.
Hicretten Sonraki İlk Cuma Namazı ve Ravza-yı Mutahhara’yı Ziyâreti
Bu hicretimizdeki ilk Ravza ziyareti cuma namazından sonra oldu. Namazdan sonra devlethâneye döndük; bir müddet istirahatin ardından Efendi Hazretleri tekrar Mescid-i Nebevî’ye geri gelerek, Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i ziyâret etti. Ziyâret esnasında Türbe-i Saâdet’e doğru dönüp, ellerini kaldırarak duâ etti. O günlerde sağ tarafta arkaya geçmeye mâni olan bölme yoktu. Ashâb-ı Suffe’nin oraya dönülebiliyordu. Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.), Türbe-i Saâdet’in etrafında birkaç defa dönerek ziyâret ettiler. Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) birkaç hafta daha Cuma namazlarına devam etti. Ondan sonra namazlara çıkamaz oldu.

(Mahmûd Sâmî (k.s.) Hazretleri, yanında bir ihvânıyla birlikte yürürken.)
İhvânın Son Ziyâretleri
Hazret-i Sâmî (k.s.): “Musâfaha için kıyâm lâzımdır.” buyurur ve yanına gelen herkes ile tek tek ayağa kalkarak el sıkışırdı. Tıbbi sonda ile yaşadığı o ağır ve ızdıraplı hâllerinde dahi musâfaha için ayağa kalkardı. Kendisine: “Efendim müsâadenizle ihvân gelip sadece selâm verseler, elinizi sıkmasalar, olur mu?” diye teklif ettiğimizde, bu teklifi kabul etmişti.
Bunun üzerine ihvâna teker teker “Huzûra girip sadece selâm vereceksiniz, eline uzanmayacaksınız. Uzanırsanız ayağa kalkmaya çalışıyor, kalkacak hâli de yok.” diyerek tembih edilmişti. İhvân da bu hassasiyete riâyet ederek sadece selâm ile ziyâret etmiştir. Gerçekleşen son iki ziyaretin birinde yüz seksen kişi; diğerinde ise üç yüz elli kişi bu şekilde Efendi Hazretlerini ziyaret etmişlerdi.
İhvânın kendisini son ziyâretleri 1983 yılında gerçekleşmiştir. O yıl kendisiyle hacca gitmeye hazırlanıldı. İhvânın ziyârette bulunmak istediği arz edilince Hazret: — “Eh, siz hepiniz hacca gidiyormuşsunuz. Onlar da hacdan sonra gelsinler o zaman. Ziyâret hacdan döndükten sonra olsun.” buyurdular.
Hac sonrası ihvân yalnızca selâm vererek teker teker ziyâret ettiler. Fakîr, Atasayar amca ve birkaç arkadaşla beraber o esnada içeride bulunuyorduk… Hazret-i Sâmî (k.s.) kendisine ziyârete gelenlere: — “Cinnîler de karışıyor araya, cinnîler de karışıyor araya.” diyordu. Mâlumdur ki, cinnîlerin bir mekâna girmek için izin almaları, kapıyı açmaları gibi şeyler gerekmiyor. Cinnîler istedikleri yere, istedikleri yerden girerler. Ama ihvân olunca onların da edebe riâyet etmeleri gerekir. İnsan olan ihvâna müsâade çıkınca, onlar da edebe riâyet ederek insanların arasına karışarak bu nimetten istifâde ettiler. Allâh (c.c.) her hususta hepimizi edepli mü’minlerden eylesin.
Medine’deki Bazı Beyanları
1976’dan 1984’e kadar gerek ev halkına gerek ihvâna devamlı söylediği bir söz vardı: “Ömer Öztürk benim en emîn ihvânımdır.” Medine-i Münevvere’de de müteaddit defalar aynı lafızla “Ömer Öztürk benim en emîn ihvânımdır. Kendisi ma’nen vazîfelidir.” buyurmuşlardır.
1980’de Medine-i Münevvere’de Fakiri tedâvî için İstanbul’a gönderdikten sonra, müteaddid defalar ev halkına “Ömer Öztürk’ü tanıyor musunuz?” diye sormuşlar. “Evet efendim. Tabii tanıyoruz.” deyince, “O’nun şimdi nerede olduğunu biliyor musunuz” diye sormuş. Ev halkı: “İstanbul’da bulunuyor” deyince, “Hayır, o şu an Mekke-i Mükerreme’de bulunuyor. O ma’nen vazîfelidir. Bizim ma’nevî vazîfelimizdir” buyurmuşlardı.
İstanbul’da bulunduğum 4 ay zarfında yukarıdaki suâli ev halkına hemen hemen her gün sorup “O benim en emîn ihvânımdır” buyurmuşlardır. Benim İstanbul’da bulunduğum bu seyahat esnasında, kendileri bir kaç defa ağırca hastalandığında, zevce-i muhteremeleri Hacı Anne’ye “Keşke şu hasta hâlimde Ömer Öztürk yanımda olsa idi. Ben O’nun son nefesimde yanımda olmasını arzu ediyorum” buyurmuşlardır. Elhamdülillah Allahü Teâlâ bu arzularını yerine getirdi, son nefeslerinde yanında bulunma şerefine nâil oldum.
Medine-i Münevvere’de bir gün hâdimeleri Fatma’ya ayrıca Hacı anneye de “Ömer Öztürk’ün ailesi örnek ihvân âilesidir” buyurmuşlardır. Medine’de bir ziyaret esnasında, Fakir ellerini öperlerken “Ömer Öztürk kıdemli ihvânımızdır” buyurmuşlardır. Medine-i Münevvere’de Abdüsselâm Efendinin evini kiraladığımızı bildirince “Elhamdülillah, elhamdülillah Ömer Öztürk bize komşu oldu. Ömer Öztürk bize komşu oldu.” diyerek sevincini beyân etmişlerdi.
Hatta İstanbul’dayken Erenköy’deki devlethânede torunu Mahmut Sami Kirazoğlu’nun İstanbul’a tayini esnasında Hacı anne, Sâmî Efendimizin huzurunda “Vallahi Ömer Öztürk kıyâmete kadar en az Mahmûd kadar bu evin evlâdıdır” diye yemin ediyor. Efendi Hazretlerine dönerek “Öyle değil mi Efendi?” diye sorunca kendileri de “Evet doğru söylüyorsun. Öyledir.” buyurmuşlardır.
Erenköy’de yine bir gün evdeki konuşmasında defaatle “Ömer Öztürk ma’nen uyanıktır” buyurmuşlardır. Hatta merhum Ömer Kirazoğlu’nun bir sözü var: “Babamın evde senin hakkında konuştuklarını not edecek olsak 1-2 cilt kitap yazmak gerekirdi.” Biz o kapıya sadece Allâh (c.c.) rızası için, adam olup nefsimizi kemâle erdirmeye gitmiştik. Bütün bunları tahdis-i nimet makamında ve hazretin açıktan ifade ettiği şeyler olduğu için naklediyorum. Elhamdulillah.
Son Dünyâ Kelâmı
Musa Ağabey Sâmî Efendimizi son bir ziyarete gelmişti. İçeri gidip Bedia Hanım Teyze’ye görüşme isteğini söyledim. Bedia Hanım Teyze ise: — “Yâhu koyun can derdinde, kasap et derdinde. Babam gidiyor; şimdi ne görüşmesi bu” şeklinde cevap verdi. — “Ben elçiyim; Musa abi böyle söyledi. Ben de takdim ettim kendisini.” dedim.
Biraz sonra Ömer (Kirazoğlu) ağabey geldi ve içeri girip Efendi Hazretleri ile konuştu. Efendi Hazretleri’ne: — “Musa bey geldi, ziyaretinizde bulmak istiyor. Yanında Ömer Öztürk de var.” dedi. Bunun üzerine: — “Eh, gelsinler. Ömer Öztürk de gelsin. O, Musa beye kılavuz olsun. O, kendisi kılavuzdur.” demiş.
Ömer Ağabey bize bu sözleri nakletti ve bizi içeri davet etti. Huzûra kabul olunduğumuzda Ömer Kirazoğlu, “Mûsâ Bey geldi.” diyerek takdim etti. Musa Ağabey Efendi Hazretlerinin elini öptü. Sonra sıra bana geldiğinde Ömer Kirazoğlu: — “Kılavuz geldi, Ömer Öztürk geldi, Mûsâ Beye ve ihvâna kılavuz olsun buyurmuştunuz, işte kılavuz geldi.” dedi.
Ben o sırada ellerini öpüyordum. Elimi bir müddet tutarak üç defa “Elhamdülillâh” dedikten sonra, Fakîr’in göğsüne mübârek ellerini uzatıp yine üç kere:
“سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ — Selâmun aleykum tıbtum fedhulûhâ hâlidîn. (Allâh’ın selâmı sizin üzerinize olsun, ne güzel kulluk yaptınız. Şimdi ebediyen cennetime giriniz.)” [12] ayetini okudular.
Bu esnâda bir taraftan Ömer Kirazoğlu ağabey yanımda: — “Ömerciğim, not et bak… Babam çok enteresan şeyler söylüyor. Bak bunlar müjdeler; çok büyük müjdeler.” diyordu. Orada da Ömer ağabey tekrar: — “Baba bak, Ömer Öztürk kılavuzdur demiştiniz. Musa Bey’e de kılavuz olsun demiştiniz.” deyince, — “Evet, Ömer Öztürk kılavuzdur; Musa Bey’e de kılavuz olsun.” dedi. Bu da kendisinin dünya kelâmı olarak son konuşması olmuştur.
Şehit Edilmesi
Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.), en ağrılı, en ızdıraplı zamanlarında dahî hâlinden hiçbir şikâyette bulunmamış, mübarek yüzünde tebessüm eksik olmamıştır. Ancak rahatsızlıkları artınca hastaneye yatırılmıştı. O gece saat yarımı bulmuştu. Evde, Esâd Erbilî Hazretleri’nin torunu Prof. Dr. Mehmed Saîd Tansev, Dr. Dursun, Dr. Yusuf Akkaya ve Dr. Âbid Özmen bulunuyordu. Uygulanacak tedaviye ait bir program hazırlanmıştı. Ancak bir süre sonra, orada bulunan bazı kimseler tarafından: “Siz çok yoruldunuz, bir gitseniz, biraz istirahat etseniz” denilerek kibarca dışarı çıkarıldık.
Fakîrin dışarı çıkarılmasından sonra yaşananları Dr. Yusuf Akkaya anlatıyor: — “Sâmî Efendi Hazretleri’nin şeker hastalığı vardı, bu sebeple bazı serumları tuzlu, bazı serumları ise şekerli idi. Yâni bunların hassasiyetle ayarlanması lâzım. Tuzlu yerine şekerli verilirse hastaya zararı olur. Az sonra yaşanacak ihâneti yapacak olan dâhiliye uzmanı doktor; ‘Yanlış serum verilirse hastaya büyük zararı olur.’ diye bana önceden bunları kendisi de söylemişti. Biz bütün bu ayarlamaları Prof. Dr. Mehmed Saîd Tansev Ağabey ile birlikte yaptık, serumlar takılması gerektiği gibi takılmıştı. Daha sonra ben eve gittim. Eve girmemin üzerinden onbeş dakika ancak geçmişti ki daha yerime oturmadan evvel ‘Dedem fenalaştı.’ diyerek Mahmut Sami Kirazoğlu aradı. Tekrar devlethâneye geldim. Bana o tavsiyeleri yapan doktor, biz çıktıktan hemen sonra yanında birkaç kişiyle devlethâneye gelmiş. Geldiğimde onlar da içerideydi. İçeriye girince Efendi Hazretleri’nin yüzü hayli kızarmış, nabzı yükselmiş ve bir şekersizlik (hipoglisemi) komasına girmişti. Baktık ki serumlar değiştirilmiş. Ben; ‘Bu şekilde bir tedâvi programlanmıştı, bu serumlar neden değişti?’ diye o doktora sorunca, çok telaşlandı tabii. Biz kendisine biraz yüklenince: ‘Ben gideyim o zaman.’ dedi. Ömer Ağabey müsaade etmeyip: ‘Öyle defolup gitmek yok; çıkmayacaksın, otur burada!’ dediyse de olan olmuştu artık…”
O gece yaşananların neticesinde Hazret-i Sâmî (k.s.) arzu ettiği şehitliği de elde etmiş oldu. Böylece Hazret-i Sâmî (k.s.) 10 Cemaziyelevvel 1404 / 12 Şubat 1984 Pazar günü sabaha karşı saat 04.25’de, “Allâh, Allâh, Allâh…” zikriyle dâr-ı bekaya irtihâl eylemiştir.
Efendi Hazretlerinin Vasiyetleri ve Cenazesi
Hazret techiz ve tekfin işlemlerini ve vasiyetlerini ilk defa 1980 yılında Fakîr’e anlatmışlardı. Bu ilk vasiyetin tesirinden bir müddet ağlamam üzerine daha uzun müddet birlikte olacağımız şeklinde teselli verdiler. Ayrıca “Çini mürekkebiyle kabir taşını belirtirsiniz. Kabir yerini kaybetmezsiniz.” diye vasiyetlerini farklı zamanlarda defaatle Fakîre anlatmışlardır.
Efendi Hazretleri kendisinden sonra nasıl bir usûl üzere hareket edilmesi gerektiğine dair ihvâna şu umumî mâlumatı vermişti: — “Siz (Ömer Öztürk) sohbetlere devam edersiniz. Görevli olanlar da dersleri değiştirmeye devam ederler.”
O dönemde Medine-i Münevvere’deki sohbetleri Fakîr yürütmekteydim; Anadolu’daki sohbetlere ise Mûsâ Topbaş Bey devam ediyordu. Bununla birlikte, Efendi Hazretleri bir görüşmemizde, umûmî tavsiyelerinin yanı sıra bazı özel ve mahrem vasiyetlerini de: — “Bir ‘Ferd-i Âhar’a söylemeyeceksin (Bir tek kişiye bile söylemeyeceksin).” tembihini çokça tekrar ederek, Fakîre tevdî etmişti.
İrtihallerinde, techiz, tekfin ve defin işlemleri vasiyeti gereği, Fakîr tarafından, vasiyet ettiği şekilde yapılmıştır. Bu işlemlerin yapılması esnasında, Fakîrin ricâsı üzerine Ahmed Atasayar amca da yardım etmişti.

(Cennetü’l-Bakî’de bulunan Mahmûd Sâmî Hazretleri’nin kabri. Sivri uçlu mezar taşıyla görülen kabir kendilerine aittir.)
Kendisi, “Uzaktan gelecek misafirlerim var; cenaze namazı için acele etmeyin.” buyurmuşlardı. O gelecek olan misafirleri kimlerdi, söylemedikleri için onu bilemiyoruz. Ancak buyurduğu üzere cenaze namazı bekletilerek ikindi namazına müteâkip Mescid-i Nebeviyye’de edâ edilmiştir. İkindi namazını, aslen Nijerya’lı olan, Muhammed Ali Sâni isimli siyahi bir imam kıldırdı. Cenaze namazını da o kıldırdı.
O sırada Amasya’da bulunan ihvândan birinin hanımı olan bir hanımefendi yanında bulunanlara Sâmî Efendi Hazretleri’nin cenazesiyle ilgili olarak şunları anlatmış:
“Sâmî Efendi Hazretleri’nin tabutunu mihraba koydular. Namazı kıldırmak üzere siyahi bir imam geldi. Ancak bir anda Seyyidü’l-Beşer (sallallâhu aleyhi ve sellem) teşrif edince, imam geri çekildi ve cenaze namazını bizzat Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kıldırdı.”
Bu ne büyük devlet! Allâh (c.c.) cümlemizi şefâatlerine nâil-i mazhar eylesin. Allâh (c.c.) ‘gören göz’ nasip etsin.
Kabirleri Cennet’ül Bâki Mezarlığı’nda Ebû Said el-Hudri (r.a.)’ın ve Fatıma binti Esed (r.anhâ)’nın kabrinin doğu duvarından itibaren beşinci ve dış duvarın kemerli yerinden içeriye doğru üçüncü kabirdir. Ayrıca tam olarak yol kesişim noktasının hizasındadır. Sivri uçlu mezar taşı yeşil çini mürekkebiyle belirtilerek işâretlenmiştir.
Âhirete irtihâlinin haberi kısa zamanda her yerde duyulmuş, gıyabî cenâze namazları kılınmış, binlerce Kur’ân hatmi yapılmıştır. İhvâna olan son tembihi: “Cuma geceleri Hatim duamı beklerim” şeklinde olmuştu. Kendisi –hâşâ– bizim duamıza ihtiyacı olduğundan değil; bizi Kur’ân-ı Kerîm okumaya teşvik etmek için bu ricada bulunmuşlardı. Kendisi için hayatında ilk kez bir şey istemiş, onda da bizi Kur’ân’a bağlamayı hedeflemişti.
Vefâtına şu ifadelerle tarih düşülmüştür:
“Kutb-i vâsılînü gavs-ı şuyûh-ı ızâmı Nûr-i hüdâ mürşid-i merdüm-ı ihtirâmi Belde-i Tâhirede tevhidle deyüp Vasl-ı cinân eyledi Şeyh Mahmûd Sâmî (1404 H.)”
M. Âsım Köksal, Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.) Efendimiz’in vefâtına târih düşürdüğü kıt’asında şöyle diyor:
Rûh-i Sâmi “İrciî!” emrin alınca Tâbe’de Uçtu hiç dinlemeden Dergâh-ı Pâk-i İzzet’e Hazret’in bir kuş gibi sıkletten ârî cismi de Defnolundu kurb-i âh-ı Enbiyâ’da Cennet’e…

(Mahmûd Sâmî Hazretleri, mütebessim çehresiyle.)
Notlar:
[12] Zümer sûresi, âyet: 73.
[11] Misafir geldiği zaman kapıda karşılamak ve kapıya kadar yolcu etmek sünnettir. Nebi (s.a.v.) o sünneti icrâ etmiş oluyorlar.



