Üçüncü Şart: İbâdetleri Huzur ve Huşu İle Edâya Çalışmak
Tezkiye-i nefsin ikinci şartı bütün ibâdetleri huşu ile yapmaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de Mü’minûn sûresi birinci âyet’de; «Ancak namazı huşu (ve korku) ile kılanlar felaha ermişlerdir.» buyuruluyor. Mefhum-u muhalifi ile ele alınırsa “Namazı huşu ile kılamayanlar felaha dahil olamayacak!” manası çıkıyor. Rabb’ının huzuruna duran kişi ancak huzur-u kalb ile edaya çalışırsa o ibadeti yapmış olur, ondan lezzet alır ve ondan istifade eder.
Namazın aslı, ruh-u huşu hâlinin ve kalbin bütün namazda hazır bulunmasıdır. Çünkü namazdan maksat kalbi Allah ü Teâla ile bulundurmaktır, heybet ve tazim yolu ile Allah ü Teâla’yı zikretmektir. Çünkü Allah ü Teâla: «Beni hatırlamak için namaz kıl.» (Tâhâ Sûresi, Âyet: 14) diye emir buyurmuştur. Hz. İbrahim (a.s.) namaz kılarken kalbi havf ve haşyetten öyle hışırdardı ki, sesi iki mil uzaktan duyulurdu.
Hz. Ebûbekir (r.a.) namaz kılarken yanındakiler yanık ciğer kokusu duyarlardı.
Hz. Ali (r.a.) namaz kılmak için kalktığında vücudunu bir titreme alır, yüzünün rengi değişir ve «Yedi kat göklere ve yere arz edilen ve onların taşıyamadıkları emânetin zamanı gelmiştir.» derlerdi.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şeriflerinde:
«Namaza durup arzusu, yüzü ve kalbi Allah ü Teâla ile olan, namazın sonunda anasından doğmuş gibi olur.» buyurmuşlardır.
Saad ibn-i Muaz (r.a.) «Müslüman olduğumdan beri, tâ namazdan çıkıncaya kadar dünya, ahiret hatırımdan hiçbir şey geçmesi bende görülmemiştir.» demiştir.
Hz Mahmud Sami ve tasavvuf
Kaynak: Ma‘nevî Evlâdı Ömer Muhammed Öztürk’ün Sohbetleri


