Hacı Mehmet Öztürk (r.h.)
Mehmet Öztürk’ün Sâmî Efendi Hazretleri ile Tanışması
Adana’da yazları çok sıcak olduğu için yaylaya çıkılırdı. Adana’da Tekir Yaylası vardır. Ancak, babam Tarsus’tan geldiği ve Tarsuslular’la daha ziyade ahbap olduğu için Tarsus’taki Namrun Yaylası’na giderdi. Sâmî Efendi Hazretleri ile orada tanışmıştı. Elhamdülillâh, o tanışma hepimiz için büyük bir fütûhat olmuştur. Yalnız babam için değil; bütün aile, arkadaşlar ve hepimiz için…

Cumhuriyet Halk Partisi’nden Demokrat Parti idaresine yeni geçilmiş, câmiye gitmek gibi İslâmî vecîbeleri yerine getirme imkânları yeni yeni doğmaya başlamıştı. Bu sebeple o dönemin şartlarında Adana’da öyle kalabalık bir ihvân grubu yoktu. Babamın, Adana’da üç katlı genişçe bir evi vardı. Bahçesinde de hizmetkârlar için üç tane ev bulunuyordu. Bu hâliyle, pek çok ihvânı alabilecek durumdaydı. Sâmî Efendi Hazretleri de sohbetleri için ekseriyetle bu eve teşrif buyururlardı.
Sâmî Efendi Hazretleri’nin sağ kolu babamdı. Kendisine “Hacı Mehmet Bey” diye hitap eder, onun hakkında: ‘Hacı Mehmet Öztürk, benim mahrem ihvânımdır’ buyururdu. 1955 senesinde babamın sakal bıraktığını görünce: “Ümmetimin fesâda düştüğü dönemde bir sünnetimi ihyâ edene yüz şehit sevâbı verilir.” hadîs-i şerîfini hatırlatarak: “Hacı Mehmet Bey, inşâallâh siz de bu müjdeye nâil olursunuz.” buyurmuştu. O dönemde Erenköy’de, Zihnipaşa Camii imamından başka yalnızca iki kişide sakal vardı.
İstanbul’da 1961’den 1976’ya kadar 15 sene Sâmî Efendi Hazretleri’nin de iştirâki ile pederin evinde, Ramazan’da hatimle terâvih namazı kılındı, elhamdülillâh. Sohbetler de umumiyetle ilk zamanlar babamın evinde yapılırdı. İhvân artmaya başlayınca çeşitli evlerde sohbet yapılmaya başlandı. İşte bu sohbetlere Sâmî Efendi’yi götürüp getirme vazifesi pedere aitti. 1964’de ehliyet alınca elhamdülillâh, bu görevi pederin yanında Allâh (c.c.) bize de nasip etti.
Merhum pederim Hacı Mehmet Öztürk (r.h.), otuz beş yılı aşkın bir süre Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.)’un hizmetinde bulunmuş ve onun mahrem-i esrârı (sırlarına vakıf olan yakın kimse) olmuştur. Fakîr de çocukluk çağlarımdan itibaren pederimin yanında bu hizmet halkasının içinde yer aldım; 1960’lı yıllardan itibaren ise doğrudan hizmetlerinde bulunma şerefine nâil oldum. Hazret’in Medine-i Münevvere’ye hicretlerinden irtihallerine kadar geçen mübârek hayatı süresince hizmetlerinde bulunmak ise Cenâb-ı Hakk’ın lütfu olarak bütünüyle Fakîr’e nasip oldu.
Hazret-i Sâmî “Hacı Mehmet Öztürk benim mahrem ihvânımdır” buyurmuşlardır.
Elhamdülillâh.
Hizmet Allah Rızâsı İçindir
Rahmetlik babama bir gün diyorlar ki: “Benim bu kadar hizmetim var ne olacak?” Babam da: “Hizmet Allah rızası için yapılır karşılığında bir şey elde etmek için yapılmaz. Eğer hizmeti Allah rızâsı için yapıldıysa karşılığı Allah’tan beklenir. Bu yol insan-ı kâmil yetiştiren bir yoldur. Bu yolda mesele adam olmak, kemâle ermektir. Bu yola onun için gelinir. Bir yerlere oturmak, makama erişmek için değil.” diye cevâb veriyor.
Babamın Musa Topbaş Bey’in İntisabına Vesile Olması
Mûsâ Topbaş Ağabey ile babamın dostluğu, 1946 yılında birlikte eda ettikleri hac yolculuğuna dayanmaktadır. Pederim, Mûsâ Bey ve Selâhaddin Gürsoy Amca, o yıl hac farîzasını yerine getirmek üzere yola çıkmışlardı. Ancak o dönemde Suudi Arabistan Türk vatandaşlarına vize vermiyor, Türkiye de hac yolculuğuna resmî izin çıkarmıyordu. Bunun üzerine ticarî vize ile önce Şam’a gitmiş, oradan da Hicaz’a geçmenin yollarını aramışlardı.
Bu müşkülün halli için kafile adına babam Mehmet Öztürk, Suriye Devlet Başkanı Şükrü el-Kuvvetli’nin huzûruna çıkarak: “Biz Türk tüccarlarıyız. Suudi Arabistan Devleti bize vize vermiyor. Bu hususta bize yardımcı olmanızı rica ediyoruz.” demişti. Bunun üzerine Devlet Başkanı Şükrü el-Kuvvetli, dönüşlerinde iade edilmek üzere kendilerine Suriye pasaportu ve kimliği vermiş; böylece hac vazifelerini eda edip dönebilmişlerdi.
O yıllarda Anadolu’nun dört bir yanındaki esnaf, ticaret için ihtiyaç duyduğu malları temin etmek üzere İstanbul’a gelirdi. Hacdan döndükten bir müddet sonra peder de alışveriş maksadıyla İstanbul’a geldiğinde Selâhaddin Gürsoy Amca ve Mûsâ Topbaş Bey ile yeniden görüşmüş. Bu vesileyle Mûsâ Bey, kendisini fabrikalarına götürmüş. O dönemde Bahariye Mensucat, henüz yıkılmamış olup Eyüp Sultan Camii’nin biraz ilerisinde bulunuyordu.
Merhum babam son derece saf ve samimi bir insandı. Mûsâ Bey’in masasının üzerinde kredi isteme föyleri görünce hayretle:
— “Yâhu Mûsâ Bey, biz seninle birlikte hacca gitmedik mi? Bu ne hâl?” demiş. Bunun üzerine Mûsâ Bey:
— “Ne yapalım, patron abimler… Bizim küçük bir hissemiz var. Ben onlara bir şey söyleyemem; istersen sen söyle” cevabını vermiş.
Bunun üzerine peder, fabrikanın sahipleriyle görüşerek:
— “Yâhu, sizler Müslüman insanlarsınız. Faizle ne işiniz var? Bu haramdır; bundan vazgeçin.” demiş.
Mûsâ Bey, daha sonraki yıllarda bu hadiseyi şöyle anlatırdı:
— “Allâh Hacı Ağabey’den razı olsun; bizi faizden kurtardı. Faizi terk etmenin bereketiyle o sene yalnızca iplik ticaretinden 3 milyon kazandık. Banka borçlarımızı bitirdik ve önceki kazançlarımızın çok daha fazlasına ulaştık.”
Biz babamla İstanbul’a 1955’te geldik. Bir müddet sonra kardeşimle berâber tekrar Adana’ya döndük. Ancak 1956 yılında bu defa kesin olarak İstanbul’a yerleştik. Mûsâ Topbaş Bey’in ihvân olmasına da merhum babam Mehmet Öztürk vesile olmuştur. Ben kaç kez babamın:
— “Yâ Mûsâ Bey, sen saf, temiz bir insansın. Gel şu yola intisâb et; istifâde edersin.” dediğini duymuşumdur. Mûsâ Ağabeyin intisâbı 1960 senesiydi.
En Kârlı Alışveriş
Sâmî Efendi Hazretleri’nin Erenköy’de oturduğu apartmanda, her katta ikişer dâireden toplam altı dâire vardı. Üçünde Sâmî Efendi Hazretleri, kızı ve damadının kardeşi ikâmet ediyordu. Evin üst katını da merhûm pederim Mehmet Öztürk kiralamıştı. Fakat babam, Hazret’e sâbit komşu olmak ve her zaman hizmetini görmek istemiş ve ilginç bir alışveriş yaşanmıştır.
Hazret’in evinin yanında Hamdi Helvacıoğlu diye bir zâtın kendi anne babasına aldığı bir ev vardı. Helvacıoğlu’nun anne ve babası vefât edince babam gidip eve tâlip oldu. Hamdi Bey de bizim piyasada tüccardı. Hamdi Helvacıoğlu:
— “Ben satmayacağım evi Mehmet Bey.” demiş. Babam ise çok kararlı:
— “Yok, satacaksın. Benim burayı mutlaka almam lâzım. Sâmî Efendi Hazretleri’ne komşu olacağım.” diye cevap vermiş.
Adam bunu duyunca, nasıl olsa vermez diye, 60 bin liralık eve 120 bin lira istemiş. Babam da, 60 bin liralık evi Hamdi Helvacıoğlu’ndan 118 bin liraya satın aldı. Sadece Efendi Hazretleri’ne komşu olayım, yakınında, hizmetinde bulunayım diye. Helvacıoğlu, babamın kararlılığı karşısında iki bin lira kendiliğinden ikrâmda bulunmuştur.
Bazı insanlar bu hâli anlamakta zorlanabilir; “60 bin liralık eve 118 bin lira verilir mi?” diye düşünebilir. Çünkü bu zaman için büyük bir paraydı. Ancak Allâh (c.c.) babamın niyetine göre lütfetti; Efendi Hazretleri 1961’den 1976 senesine kadar on beş yıl yirmi dokuz veya otuz gün orada terâvih namazı kıldı ve sohbetler de yaptı, elhamdülillâh. Dolayısıyla babam bu alışverişten hiçbir zaman pişman olmamış, yaptığı şeyden memnuniyetini hep şöyle ifade etmişti:
— “Ben güzel bir alışveriş yaptım. Bu, benim yaptığım en iyi alışverişti.”
Efendi Hazretleri’yle Son Görüşmesi
1983 yılında, hac dönüşünde ihvândan hacılar Mekke-i Mükerreme’den gelerek Efendi Hazretleri’ni ziyâret etmişlerdi. Bütün hacılar gelmişti; fakat babam henüz gelmemişti. Nihayet bir müddet sonra o da geldi.
— “Yâhu Ömer, geciktik; ziyâret de bitmiş.” dedi.
Ben de:
— “Ziyâret herkese bitti; sana bitmedi, seni görüştüreyim.” dedim. Bunu, Efendi Hazretleri’nin “Mehmet Öztürk benim mahrem ihvânımdır” sözüne dayanarak söylüyordum.
Efendi Hazretleri ile bir saat kadar görüştükten sonra yanından ağlayarak çıktı. Kendisini ilk ve son defa ağlarken görüyordum. Sebebini sorduğumda, Efendi Hazretleri’nin kendisine:
— “İnşâallah Hacı Mehmet Bey, bundan sonra Cennet’te görüşürüz.” buyurduğunu söyledi.
Bunun üzerine ben de:
— “Baba, üzülme. Bak, Hazret seni Cennet’le tebşîr etmiş. Bu sözü herkese söylemez. Senelerce hizmetini gördün. Elhamdülillah. Ne büyük devlet…” dedim.
O da:
— “Ne güzel tevil yaptın…” dedi.
Mehmet Öztürk’ün Vefâtı
Medine’de bir Cuma günü, Cuma namazından döndüğümde pederimin vefât haberi ulaştı. Üç uçak değiştirerek (Cidde-Adana, Adana-Ankara, Ankara-İstanbul) ertesi gün, sabah İstanbul’a vardım. Ve elhamdülillâh, gasilden evvel yetişmek Fakîre nasip oldu. Bir rivayete göre, “Mü’minin cesedinin beyaza yakın bal sarısı.” olacağı söyleniyor. Cesedi tam o vaziyetteydi. Allâh (c.c.) ganî ganî rahmet etsin. İnşâallâh istediğini elde etmiş, kazananlardan olmuştur; bi-izni’llâh.
Babam (rahmetullahi aleyh), İslâm ahlâkını kendisine şiâr edinmiş bir zât idi. Hayatı boyunca insân-ı kâmil olma gayretiyle yaşamış, bu uğurda sebatla çalışıp çabalamıştı. Son derece az konuşur ve kendisi sakındığı gibi, evinde de gıybet edilmesine müsaade etmez, hiç kimsenin hakkında konuşulmasına rıza göstermezdi. Yaz geceleri akşamla yatsı arasında, kışın ise yatsıdan sonra ev halkını toplar, yarım saat ile kırk beş dakika kadar bize kitap okurdu. İlmihâlden başlamak üzere Cevdet Paşa’nın Tarih’ine varıncaya kadar çeşitli eserleri okur ve hepimize şöyle derdi:
— “Bu kimseleri örnek almamız lâzım. Bunlar Peygamberimiz’in (s.a.v.) ahlâkı ile ahlâklanmış kişilerdir, bizim de bunların arkasından gitmemiz lâzım.”
Kendisine mürid olduğu 1946 senesinden itibaren Sâmî Efendi Hazretleri’nin (elhamdülillâh) peşinden hiç ayrılmadı.
Allâh (c.c.) rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun.
Elinden geldiği kadar insanların hayrına, yardımına koşmaya çalıştı.
Yedi yaşından itibaren, istisnâları çok az olmakla birlikte, hep cemaatle namaz kılmış, 85 yıl secde-i Rahmân’a kapanmış, umreler hâricinde, otuz defa da hac yapmıştır.
10 Mart 2000’de Cuma günü, saat 11.35’te, selâ vakti irtihâl-i dâr-ı bekâ eylemiştir. Nûr içinde yatsın, inşâallâh.

Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu Hazretleri (k.s.), yanında
Hacı Mehmet Öztürk (r.h.) ve diğer ihvan ile beraber Hicaz’da.