Tasavvufi Yolu

Râbıta Tarifi

Hazret-i Sâmî Efendi Hazretleri’nin râbıta usûlü, son derece sade ve açık bir usûldü. Şöyle tarif buyururlardı:

“Nebî (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, Medine-i Münevvere’de Ravza-i Mutahhara’da, mihrâbında, yüzü cemaate dönük şekilde tahiyyat oturuşunda bulunduğunu, sağında Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallâhu anh), onun yanında Selmân-ı Fârisî (radıyallâhu anh), ondan sonra Hazret-i Kâsım bin Muhammed (radıyallâhu anh), ondan sonra Hazret-i Câfer-i Sâdık (radıyallâhu anh), sonra da Silsile-i Âliyye’nin diğer halkalarının oturduğunu düşünürsün.

Nihayet, Şeyhu’l-Meşâyih Muhammed Es’ad Erbilî (kuddise sırruh) ve ondan sonra da Hazret-i Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (kuddise sırruh) Efendi Hazretleri’nin, bu silsilenin en son halkasında, tahiyyat oturuşunda, yarım daire şeklinde yer aldığını ve bu yarım dairenin en sonunda, otuz üçüncü olarak Hazret-i Sâmî Efendi’nin, otuz dördüncü olarak da kendinin oturduğunu tefekkür edersin.”

Not: Hazretin bu kadar açık tarifine rağmen yanlış tariflerin yayıldığı görülmektedir. Doğru tarife göre kişiye füyûzat kendi solundan gelmiş oluyor. Bunu değiştirip sağdan getirenler hâl ehli olmadıkları için Allâh Rasûlü (s.a.v.)’in solunda Hz. Ali efendimizin oturduğunu göremiyorlar. Dolayısıyla rabıtada sağdan gelen füyuzat Hz. Ali (k.v.) üzerinden gelir.

Sonra, Allâhu Azîmü’ş-Şân’ın Nebî (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e ihsân buyurduğu feyz ü füyûzâtın, evvelâ Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk (radıyallâhu anh)’a, oradan da silsile yolu ile şeyhinin kalbine, oradan da kendi kalbine intikâl ettiğini düşünürsün. Yâni Allâhu Teâlâ’nın, Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in kalbine ihsân ettiği feyz ü füyûzâtın, bu silsile yolu ile kalbine gelerek intikâlini tefekkür eder ve istifâde etmeye çalışırsın.

İşte râbıta budur. Burada râbıtayı kime etmiş oluyorsun? Râbıtayı Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e etmiş oluyorsun. Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmazsa zaten ortada hiçbir şey yok ki…

Hazret-i Sâmî bu hakîkati, çok kısa fakat özlü bir ifade ile şöyle beyân etmişlerdir: — “Ne kadar hatırlarsanız, o kadar hatırlandığınızı unutmayınız.”

Ehil Olmadan Râbıta Yaptıran Îmansız Gider

Talebeleri, Ebû Turâb en-Nahşebî Hazretleri’ne şöyle demişler: — “Âh Efendim! Siz olmasaydınız biz ne yapardık?” Hazret de cevaben şöyle buyurmuş: — “Evlâdım, öyle demeyin. Rasûlullâh (s.a.v.) olmazsa biz ne yapardık.” deyin.

İşte esas mesele, sözün doğrusu budur. Mihrabda oturan İmâm, Nebî-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’dir. Bizim dâvâmız da budur. Her işin başında olduğu gibi, râbıta konusunda da işin başında yine Nebî (s.a.v.) vardır. Bunu anlamaya ve anlatmaya gayret etmeli, bunun dışında yapılan tariflere ve farklı ifadelere iltifat etmemeliyiz.

Bu noktada ayrıca üzerinde durulması gereken mühim bir husus daha vardır ki, yolumuzun büyüklerinden üçünün eserlerinde de geçtiği üzere kendisinde râbıta yaptırmaya vasıfları haiz olmadığı hâlde bunu müridânına yaptıran kişinin îmansız gitme tehlikesi vardır. Nakşî silsilesinin on sekizincisi Ubeydullah Ahrâr Hazretleri, yirmi üçüncüsü İmâm-ı Rabbânî Hazretleri ve otuz üçüncüsü Mahmûd Sâmî Hazretleri… Her üçünün de kitabında da “Bir kimse ehil olmadığı hâlde kendine râbıta ettirirse îmansız gider” yazılıdır.

Râbıta yapılmaya ehil olan mürşid-i kâmilin birçok özellikleri kitaplarda belirtilmiştir: Dünya kadar mal sahibi olsa ve bunu tamamen kaybetse kalben fütûr getirmeyecek… İncinmeyen ve incitmeyen bir kalb-i selîme sahip olacak… Ayrıca istediği an Rasûlullâh (s.a.v.)’e sual sorup cevabını alabilme hâl ve makâmına sahip olacak.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu