Menemen Hadisesi

**Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i aşkı gasl etmek,
Cesed âteş, kefen âteş, hem âb-ı hoş-güvâr âteş.**²⁹
Menemen Hadisesine Doğru
Tekke ve zâviyelerin kapatılmasına dair kanun çıkana kadar Kelâmî Dergâhı ve Selimiye Dergâhı’nda hizmetlerine devam eden Es’ad Efendi Hazretleri, 30 Kasım 1925’te çıkan kanunla birlikte o zamanlar İstanbul dışında bir sayfiye yeri olan Erenköy’e taşınmış ve evden dışarı çıkmamaya karar vermiştir.
1926’dan 1929 yılına kadar üç yıl bu konakta ikamet etmiş, daha sonra Erbil’deki emlâkını satarak Erenköy Kazasker’deki Şevki Paşa Köşkü’nü 2000 liraya satın almıştır.
Hatta bu konağa taşınmadan önce yapılan tamiratında, o zamanlar genç bir hoca olan Hâfız Abdurrahman [Gürses] Efendi de bizzat çalışmıştır.
1931 senesine kadar yaklaşık iki sene müddetle burada ikamet etmiştir.
Tekkelerin kapatılışıyla Menemen Olayı arasındaki [tam beş sene yirmi üç günlük] zaman aralığında Mehmed Ali Efendi, bir yandan işçi olarak ailesinin maîşetini temin ederken, diğer yandan Erenköy’de uzlete çekilmiş muhterem babasına hizmetle meşgul olmuştur.
Necip Fazıl bu beş yıllık ızdırap yıllarını şöyle hülâsa ediyor:
“Cumhuriyetten sonra tekke ve zâviyeler kapatılınca bir kenara çekiliyor. Zikir ve âyini terkediyor ve yalnız ilmî telkin ve sohbetle yetiniyor.
Tekkelerin kapanmasına rağmen içinde her an otuz kırk misafir bulunan bu köşkte, kanuna tam bir riayet hâlinde, zikirsiz ve merasimsiz, yalnız sohbet ve ilim hayatı.
Etrafındaki kalabalık ise onun sohbetlerine meftun olmaktan başka bir tavır sahibi değil.”
Yine bu dönemde İstanbul’a tekrar gelen Carl Vett, Es’ad Efendi’yi (k.s.) ziyâret ettiğinde edindiği izlenimleri şöyle anlatır:
“Birkaç yıl sonra [tahminen 1928-1929 yılları] tekrar [İstanbul’a] geldiğimde ve [oğlu] Mehmed Ali Efendi’yi sorduğumda öğrendim ki, babasınınki ve diğer tekkelerin kapandığı gibi, onun [Selimiye] tekkesi de kapanmış.
Yaşlı şeyh, bir ya da iki kez ziyâret ettiğim taşrada inzivâya çekilmişti. Beni eski bir arkadaş gibi [samimiyetle] karşıladı. Mehmed Ali Efendi enfiye imalatında çalışıyormuş. Onu bir daha göremedim. Onlarla kaldığım dönemde [Nisan 1925] benimle politika hakkında hiçbir tartışmaları olmamıştı. Oysa o zamanlar tekkeler kapatılmamıştı.”
Menemen Hadisesi
Menemen Hâdisesi 1930 senesinin sonlarında İzmir’in Menemen kazâsında meydana gelmiş, getirilmiştir. Bir tertipten ibaret olan bu hâdise ile hedeflenen şey başkadır. Ve sonunda hükümet, esas “suçlu”yu bulur:
“Cinayet, devrimleri sindiremeyen Nakşîlerin işidir!”
Hemen örfî idare [sıkıyönetim] ilan edilir.
Menemen hâdisesinin baş mes’ulü olarak Muhammed Es’ad Efendi görülmüştür. Âsilerden biri vaktiyle on gün şeyhin evinde kaldığını söylemişti.
Ayrıca Es’ad Efendi’nin Bursa kaplıcalarına gidişinde kendisini karşılayanların çokluğu hükümeti endişeye düşürmüş; Ankara’dan gidenlere bile yapılmayan tezahüratın, bir hocaya lâyık görülmesi hiddete yol açmıştır.
Menemen hâdisesi, bu nüfuzlu şeyhi bertaraf etmek için bahane olmuş; maznunlar da onunla bir şekilde irtibatlandırılarak yargılanmıştır.
Menemen vâkıasına –o dönemin iletişim ve ulaşım şartlarında ne şekilde olduğu belli olmasa da– karıştığı gerekçesiyle Sarıkamış’tan hocaefendiler getirilerek yargılanmıştır.
1930 yılında hazırlanan bu hâdise ile o seneye kadar ortadan kaldırılması şu veya bu sebeple mümkün olmamış büyüklerin son kez elenmesi hedeflenmiştir.
1930’a kadarki o az bilinen kapalı tarih ile ilgili yaşadıklarını bir albay hatıratında şöyle yazar:
“Ankara’da bize bir gece ‘Askerlerinizi götürün ve gelen yük vagonlarının başında nöbet bekleyin.’ diye talimat verdiler.
Komutana sordum:
‘Yâhu bu yük vagonlarını beklemek için şu soğuk havada asker götürmenin mânâsı ne?’
Komutan:
‘Yük vagonlarının içinde ne var sen biliyor musun?’
‘Bilmiyorum komutanım.’
Komutan:
‘O yük vagonlarının içerisinde Konya, Seydişehir ve civarının bütün âlimleri var. Yarın sabah hepsi idam edilecek.’ dedi.”
Nitekim sûikast ile öldürülen Uğur Mumcu der ki:
“Bunlara İstiklal Mahkemeleri diyemeyiz, olsa olsa İstiklal İnfaz Kurumları diyebiliriz. Çünkü bunlar sadece gelenleri infaz ettiler.”
Malumdur o dönemde sekiz farklı İstiklal Mahkemesi kurulmuş, ancak bunlardan biri olan Ankara’daki –diğer yedi tanesi yokmuş gibi– kamuoyu tarafından bilinmektedir.
Bu sekiz mahkemede sözde yargılamaları yapanlardan sadece bir tanesinin hukukçu olması, bu mahkemelerin tamamen güdümlü ve verilmiş belli kararların uygulanmasıyla vazifeli olduklarının kanıtıdır.
Yıllar sonra Cellât Kara Ali, gazetecilerin kendisiyle yaptığı bir röportajda son on iki yıl içinde [sadece kendisinin] 5216 kişiyi astığını söylemiştir.
“Üç bin küsuru Konya’da, kalanı da İzmir’in istirdadından bugüne.”
Olaydan yirmi yıl sonra Burhanettin Onat, Meclis kürsüsünden şöyle diyecektir:
“…Senelerden beri din mevzuu bu kürsüye irtica mevzuu olarak gelmektedir… Menemen hâdisesini bir irtica vak’ası diye kabul etmeye hakkınız yoktur. O, birkaç esrarkeşin şuursuzca yaptığı bir harekettir. O zamanki devrin, idarenin temizlik hareketi için elinde bir silah olarak kullanılan bir vasıtadır.”
Nitekim Menemen hâdisesi ile ilgili de ABD’nin Ankara sefiri Grew:
“Hâdisenin gerçekliğinden şüphelenmek için kâfi sebep vardı.” demiştir.
Fethi Bey ve Rıza Nur, hâdisenin müsebbibinin hükümet olduğunu söylemiştir.
Aynı şekilde Necip Fazıl Kısakürek ve Mustafa Müftüoğlu’ndan, sol çizgideki Prof. Dr. Mete Tunçay’a kadar pek çok araştırmacı yazar, Menemen Hâdisesinin mizansen olduğunda fikir birliği içindedirler.
23 Aralık 1930’da Menemen’de meydana gelen hâdisenin perde önündeki baş aktörü Giritli Mehmed isimli bir esrarkeş idi.
Her nedense bu hâdiseden bahsedilirken hep onun ismi söylenir ve onun bir Nakşî olduğu belirtilir.
Hâlbuki hakikatler öyle değildir. Giritli Mehmed sadece bir piyondur.



