Hz. Mahmud Sami ve Tasavvuf

Mürşid-i Kâmillere Olan İhtiyaç

Allâhü Te’âlâ: “Ey îmân edenler! Allâh’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (Tevbe s. 119) buyuruyor. “Sâdıkîn”dan murâdın “Mürşidûn” olduğu Bahru’l-Hakâyık adlı tefsirde beyan buyrulmuştur.

Allâhü Te’âlâ ehl-i imânı bu Âyet-i Kerîme ile sorumlu kılmış, vâris-i enbiyâ olan bir mürşid-i kâmil’in maiyyetinde bulunmalarını emreylemiş ve vâcib kılmıştır. Allâhü Te’âlâ’nın “Teklif-i mâ-lâ yutâ‛” olmayacağı, yani kuluna güç yetiremeyeceği şeyi teklif etmeyeceğine göre; sâdıklarla beraber olmayı emredince, her zaman için sâdıkları bulundurmayı temin etmiş demektir.

Mürşidle beraberliğin bir kısmı cismâni olduğu gibi, bir kısmı da rûhânîdir ki, bunu râbıta ile îzâh edebiliriz. Râbıtanın azlık ve çokluğu, yani zayıflık ve kuvvetliliği muhabbetin azlık ve çokluğuna tâbi olacağından, muhabbet arttıkça râbıtanın kuvveti de artar.

Bir Ayet-i Kerime’de şöyle buyruluyor: “Ey îmân edenler! Allâh’tan korkun ve O’na yaklaşmaya vesile arayın.” (Mâide: 35)

Dikkat edilirse bu Âyet-i Kerime’de takvânın yanında kurtuluş için bir de vesîle şartı getirilmiştir. Bahsedilen vesîle-yi ulemâ, mürşid-i kâmil olarak tefsîr etmişlerdir.

Abdullâh ibn Mes’ud (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bir Hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, Allâh’ı hatırlamanın anahtarıdır. Onlar görüldüklerinde Allâh zikrolunur.” (Câmi’u’s-sağîr, 2466)

Kalbin gıdası durumunda olan feyz, muhabbet gibi kavramlar, Allâh’ın yaratığıdır, mahlûktur. Nasıl ki Cenab-ı Hakk’ın maddî ni’metlerinden olan ekmek, para ve mal gibi maddî yaratıkları sahiplerinden istemek, bunları elde etmek için çalışmak, Âdetullâh gereği ise; aynen bunun gibi, feyz ve muhabbet cihetiyle şereflenen, zengin olan bir insan-ı kâmilden, şartlarına ve edep kurallarına uygun olarak himmet (yardım) istemek de yine Âdetullâhın bir gereğidir. Maddî mahlukların tâbi olduğu kurallarla, ma’nevî mahlukların tâbi olduğu kurallar esas itibariyle aynıdır. Nasıl ki bir eve kapıdan giriliyorsa, herhangi bir konuda da istenilen neticeye varmak için Âdetullâh denilen sebepler ve hikmetler silsilesine sarılmak şarttır. Aranan netice, onu doğuran sebep ve şartlara uymakla gerçekleşir.

Nitekim bu hususta Cenâb-ı Hakk, hidâyet ve rahmetini, enbiyâ ve evliyâ vasıtasıyla kullarına ulaştırmaktadır. Hidâyet ve rahmete ulaştıran başka bir kapının olmaması da yine Âdetullâh gereğidir.

Kâmil insanın kalbi, nazargâh-ı ilâhîdir. Rabıta da o ilâhî nazaradır. İlâhî tecelli sonucu o insan-ı kâmilin kalbi, feyz ve muhabbetle dolar; râbıta ile insan, o kâmil insanın kalbinde tecelli eden feyz ve muhabbete tâlib olur. Bu taleb, insanı rızâ ve muhabbetullâha çeker. Bu ise vuslat yolunda Hakk’a yaklaşmanın, diğer bir deyişle Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmanın ifadesidir.

Hz Mahmud Sami ve tasavvuf

Kaynak: Ma‘nevî Evlâdı Ömer Muhammed Öztürk’ün Sohbetle

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu