Hz. Mahmud Sami ve Tasavvuf

Râbıta

Râbıta kelimesi lügatte “İki şeyin birbirine bağlanması” demektir. Tasavvuf dilinde ise, mürşid ile mürîd arasındaki ilâhî feyzin akışını sağlayan ma’nevî bir bağdır. Bu bağa, Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hadîs-i Şerîflerde bazen açık, bazen de zımnen işâret edilmiştir.

Râbıta, Cenâb-ı Hakk’ın tecellî ettiği ve bu sebeble nûr, feyz ve muhabbetle süslenmiş olan insan-ı kâmil’in gönlüne teveccüh etmek, bu sâyede Hakk’a vuslat yolunda vesîleye sarılmaktır. Gâye Hakk’a yaklaşmak, O’nun rızâsını kazanmak, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmaktır.

Râbıta, Âdetullâh gereği, hidâyet ve rahmete ulaşmanın yolu ve metodudur. Râbıtaya şirktir mantığı ile karşı çıkanlar, bilmeden feyz ve muhabbeti Cenab-ı Hakk’ın zâtına izâfe etmek sûretiyle kendileri şirke düşmektedirler.

Şeyh Es’ad Efendi (k.s.) Hazretleri buyurur ki: “Tarîkat-ı âliyye’de feyz alma ve ilerleme yalnız zikir ve evrâdın çokluğuna bağlı olmayıp, ihlâs-ı kalbiyye ve samîmî muhabbetin de büyük te’sîri bulunduğu erbabına ma’lum ve aşikârdır. Meşâyih-ı kirâm’dan bazısı: ‘Şeyhin bir nazarı kırk çileden daha evlâdır.’ sözüne ilâveten, feyze nâil olmak için mürşid-i kâmil’in nûrlu nazarlarını da feyz ve terakkî vesîlesi kabul etmişlerdir.” (30. Mektub)

Bilindiği gibi, râbıtadan maksâd feyz almaktır. Gerçek feyz kaynağı ise Cenâb-ı Hakk’tan başkası olmadığı şüphesizdir. Şu kadar var ki, Allâh’ın Habibi Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri dahi Cenâb-ı Hakk’ın zât ve sıfatının tecellî mahalli ve mazharı bulunduğundan, Peygamberimiz (s.a.v.)’den feyz almak, Cenâb-ı Hakk’tan feyz almak demektir.

Allâhü Te’âlâ’ya âit olan ilâhî feyz Habîb-i Ekrem (s.a.v.)’in deryâsına gelir, oradan da zamanın mürşidinin deryâsına gelir.

Ezelî taksimâta dâhil olanların, nasiblerini alabilmeleri için, o deryâya doğru kalblerini açık bulundurmaları lâzımdır. Su mütemâdiyen akıyor, fakat sen testini çeşmeye tutmuyorsun. Testiyi çeşmeye tutmak demek, her şeyden kesilip râbıtada bulunmak, kalbi o deryâya bağlamak demektir.

Her şey sevgi ile kâimdir. Sevgi ve teslimiyet kişinin ma’nevî parasıdır. Bunlar ne kadar çok olursa, mürebbînin nazar ve teveccühünü o nisbette kazanır. O sevgi sâyesinde terbiye görür, o sevgi sayesinde terakkî eder.

Ma’nevî terakkînin muhabbet ile mümkün olduğu üzerinde bütün evliyâullâh ittifak etmişlerdir.

Meselâ telefonla görüşebilmek için, karşılıklı iki kişinin bulunması gerekmektedir. Binâenaleyh deryâdan kalbe ilâhî feyzi çekmek için de iki kişinin olması lâzımdır.

Kalbini Allâhü Te’âlâ’nın dostuna rabtetmek emr-i ilâhî olduğu hâlde, bu emr-i ilâhîyi inkâr edenlerin ellerinde ne gibi deliller var?

Kâbe-i Muazzama’ya secdeye kapanmayı şirk olarak kabul etmiyorsun da, râbıtadan murâd olunan: “Sâdıklarla beraber olunuz!” emr-i İlâhî’sini neden şirk kabul ediyorsun? Hâlbuki o da Allâhü Te’âlâ’nın emri, bu da Allâhü Te’âlâ’nın emri.

Kâbe-i Muazzama’da Hacerü’l Esved, Kâbe-i Muazzama’da Altınoluk var. Fakat Allah ü Te’âlâ ona öyle bir oluk ihsan buyuruyor ki, feyz deryâsından Resûlullâh Aleyhisselâm’ın deryâsına gelir. Kâinat da o deryâdan alır, o Altınoluk’tan alır. Yani ona yönelen Hakk’a yönelmiş olur. Ondan aldığı feyz, feyz-i ilâhî’dir. Allah ü Te’âlâ’dan Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e, Resul-i Ekrem (s.a.v.)’den ona, ondan da ona alınmakla feyz-i ilâhî olur. O gördüğün insan-ı kâmil bir maskeden, bir resimden ibârettir.

Cenâb-ı Hakk’ı görmeyen, bilmeyen, ma’siyetten kaçınmayan, kendi nefsini ilâh edinen kimselere yapılan râbıta onun nefis putuna yapılmış olur. O da şeytan ile merbûtiyetini kurar. Allahü Te’âlâ Âyet-i Kerîme’de buyurur ki: “Onlar hakîkaten kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar yalancıdırlar. Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allâh’ı anmayı bile unutturmuştur. Onlar şeytanın taraftârı olanlardır.” (Mücâdele s. 18-19)

Hem gayri yolda bulunacak, şeytanın izini takip edecek, gayesi ve maksadı peşinde koşacak, cebini dolduracak, şöhret yolunda olacak; hem de tasavvuftan bahsedecek, bu mümkün değil! Bunlar ancak sun’î mutasavvıflardır. Gerçekten, hakîkatten mahrûmdurlar.

Âyet-i Kerîme’de şöyle buyruluyor: “Resûlüm! Gördün mü o nefis arzûsunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)” (Furkan s. 43) Bunlar, şeyh şeytanı tabir edilen kudda-i tarîk, yol kesici mukallid mürşidlerdir. Bunlar, şeytanın yapamayacağını, şeyhlik maskesi altında yaparlar. Ahkâma ters düşen haller zuhûr ediyorsa o mürşid mukalliddir, sahtedir. Onların Hakk ile işi yoktur. Onlar şeytanın askerleridir.

Hz Mahmud Sami ve tasavvuf

Kaynak: Ma‘nevî Evlâdı Ömer Muhammed Öztürk’ün Sohbetleri

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu