Adanalı Bakkal Hacı Hasan Akbaşgil (k.s.)
Hasan Efendi Hazretleri, Sâmî Efendi Hazretlerinin yazılı icâzet verdiği tek mutlak halîfesidir.[1] Velayet-i kübra sahibiydi. 1906 senesinde Van’ın Gevaş ilçesinde doğmuştur. Çok genç denecek yaşlarda iken Adana’nın Karaisalı ilçesinin Sarıklı Köyü’ne gelmiş ve Cennet kızı Zöhre (Zehrâ) Hanım ile evlenmiştir. Köyde fazla kalmadan Adana’ya göç etmiş; Seyhan ilçesi Alidede Mahallesi’nde, Yağ Câmii’nin kıblesine düşen sokaktaki evine yerleşip vefâtına kadar bu evde ikâmet etmiştir. Aslen Seyyid olduğu rivayet edilmektedir.
18 yaşındayken bir gün sabaha namazını Adana Yağ Camii’inde kılar, namazdan sonra evrad ü ezkâr ile meşgul olur. Sabah namazını yine aynı camide kılmış olan Sâmî Efendi Hazretleri kendisine inâbesi olup olmadığını sorar ve kendi içinde bulunduğu mübarek yola intisab etmesini ister. Böyle bir daveti Sâmî Efendi Hazretleri ilk ve son kez sadece Hasan efendiye yapmıştır.
Hasan Efendi şöyle cevap verir:
Baba ve dedelerim Kâdirî yoluna mensupturlar, ben de o yoldan dersliyim. Bu hususta onlardan bir işâret gelse gerektir.
Bunun üzerine o günden itibaren 3 gün üst üste babasını rüyada görür, babası şöyle seslenmektedir: “Biz seni Sâmî Efendi’ye teslim ettik, ona tâbi ol.” Böylece Hasan Efendi, Efendimiz Hazretlerine intisâb eder.
Sâmî Efendi (k.s.) Hazretleri İstanbul’a taşındıktan sonra her yıl Adana’yı teşrîf ederek sevenleriyle buluşurdu. Hasan Efendi yaz aylarında Namrun Yaylası’nda olduğu için Sâmî Efendi (k.s.) Adana’dan Namrun Yaylası’na gider, birkaç gün ona misâfir olurdu. Bazen Kayseri’nin Yeşilhisar İçmeleri’nde buluşurlardı.

Hasan Efendi de her sene İstanbul’a gelir babam Mehmet Öztürk’ün ihvân için tahsis ettiği misafirhanede kalırdı. O genişçe salonu olan dairede aynı zamanda Sâmî Efendimiz Hazretleri sohbet eder ve Ramazan ayında hatimle teravih yine Hazretin teşrifiyle orada kılınırdı. 15 sene teravih namazları hatimle burada kılınmıştır. Hasan Efendi Hazretleri de orada kalır gece hiç uyumaz ama ‘Ömer geldiğinde yatağı bozulmuş görsün’ diye yatağı bozardı.
1960 – 69 arası her sene gelir 1 ay orada kalır ve süre zarfında hergün sabah akşam beraber olurduk. Gideceği yerlere beraber giderdik. Öyle ki gece 1-2’lere kadar sohbetimiz sürerdi. Kezâ Adana’daki sohbetlerde de belli bir saat olunca ihvânı yolcu eder, ben de kalkmak isteyince sen otur diyerek sohbete devam ederdi. Hatta bazen bizimle kalmak isteyen ihvân olunca “Sen yürü sen yürü” diyerek gönderir, fakirle birebir sohbete geç saatlere kadar devam ederdi.
Büyük Tebşirat ve Celal Sıfatı
1963 senesinde İstanbul’a geldiğinde Efendi Hazretleri ona buyurdu ki, “Bundan sonra fakire Mahmûd Sâmî denilmesi emrolundu. İhvana bu şekilde bildirin.” Yâni Fahr-i Kâinât (s.a.v.) Efendimizden gelen emrin ihvâna duyurulmasını Hasan Efendi Hazretleri yapmıştı. Hazretin aslında doğduğunda ismi Muhammed Mahmûd Sâmî olarak konulmuştu ancak nüfus cüzdanı ve bütün resmi evrakta sadece Sâmî ismi kullanılıyordu.
Bir gün Hasan Efendi, Sâmî Efendimiz Hazretlerine, “Efendim ihvân azdı, vazifeleri de iyi yapmıyorlar, celal sıfatınızı bir takınsanız da ikaz etseniz” deyince Hazret, onu bizim yerimize siz yapınız bizde o yok buyurmuştu.

Adanalı Bakkal Hacı Hasan Akbaşgil (k.s.)
Yıl Boyu Oruç!
Adana’da her gece evinde misafir olurdu. Hanımı Zehra Hanım teyze demişti ki oğlum Ömer şu kadar senelik evliyiz hiç beraber yemek yemek nasib olmadı; yemek, her akşam ihvân ile beraber yenirdi. Bunun bir sebebi de Hasan Efendi Hazretleri 35 sene yıl orucu tutmuştur. Yâni oruç tutması haram olan bayram günleri haricinde senenin tamamını oruçlu geçirirdi.
Bu noktayı açıklamak gerekir, bazı anlayışı az ve Hazreti kıskanan kimseler, “Hergün oruç tutan, (hiç oruç) tutmamış gibidir.” hadisine dayanarak Hasan Efendi Hazretlerinin doğru yapmadığını söylerdi. Elbette Allâh Rasûlü (s.a.v.)’in sözü doğrudur ancak bunun istisnası var mıdır, onu Efendimiz (s.a.v.) bu hadisinde söylememişlerdir. Umumi nâsa ait olan hükmü söylemişlerdir. Ama Cenâb-ı Hakk’ın manevi görevlileri var. Onların bazılarına da bütün sene oruç tutma görevi veriyor ki meleklere karşı onlarla övünsün. Yâni kulum sizin gibi melek olmadığı, yeme içmeye ihtiyacı olduğu hâlde benim rızam için yemeyi terk ediyor… Hazret yemek yediğinde de çok az yerdi.
Cami Yaptır!
Bir gün Adana’nın en zenginlerinden Sabuncu Nuri Efendi, Hasan Efendi Hazretlerine sohbet yapması için şehrin merkezinde çok geniş bir yer yapmak istediğini, tapusunu da Hazretin üzerine yapacağını söyler. Hasan Efendi bu teklifi kâle almaz cevap vermez. Ancak Nuri birkaç gün sonra tekrar gelerek, efendim ben bir yer aldım, teşrif edip bir baksanız deyince Hasan Efendi Hazretleri: “Hadi oradan deli Nuri, biz buraya geldik buradan gideriz. Sen iş yapacaksan oraya bir cami yap” der. Onun bu işâreti üzerine Adana merkezdeki Çifte Minareli Cami yapılır.
Sâmî Efendi (ks)’un Murakabesi
Hacı Hasan Efendi (k.s.), başından geçen esrarlı bir hâdiseyi şöyle anlatır:
— “İstanbul’dan Adana’ya dönüyorum, Efendi Hazretleri’ne; “Allâhaısmarladık” dedim, izin aldım gidiyorum. Bana:
“Konya’ya gidip, oradan Adana’ya geçersiniz.” buyurdular.
Ankara’ya gittim, tabii vasıta değiştirerek gidiliyor o zaman. Hacı Bayram Velî Câmii’ne gittim. Orada abdest aldım. Palto da daha omuzumda, henüz giymemiştim. Câmiden içeri girdim, bir yandan kurulanıyorum bir yandan da ileriye, mihrâba doğru yürüyorum. İçimden şöyle geçti:
— “Yâhu, Konya’ya Adana’dan gelmem daha kolay. Buradan gitmek daha zor. Buradan doğru Adana’ya gitsem de oradan Konya’ya gelsem.”
Ben bunları düşünürken karşımda bir zât zuhûr etti.
— “Selâmunaleyküm! Ne zamandan beri mürîd üstâdının emrini yorumlar, kendine göre değiştirir oldu. Sen ne hakla Konya’ya gidecekken, Adana’ya gidip Konya’ya dönmeyi düşünebiliyorsun. Olur mu böyle şey, bu hangi tarîkatta var?” dedi ve kayboldu o zât.
Hasta Kim, Doktor Kim?
Hacı Hasan Efendi, Sâmî Efendi Hazretleri’nin tam icâzetli mutlak halîfesi idi. 1969’da Adana’da vefât etti. Son nefesinde bizzat yanında bulunmak nasip oldu. Kendisiyle ilgili anlatılacak pek çok kerâmeti vardır lakin bana son nefesinde:
— “Şurada gördüklerini başka bir ferde anlatırsan, âhirette on parmağım yakanda olur. Hiç kimseye anlatmayacaksın” vasiyetinde bulunduğu için o gördüklerimi maalesef paylaşamıyorum.
Ancak başkaları tarafından da anlatılan, herkesçe de bilinen bir halini anlatayım.
Vefâtından on beş gün önce Adana’ya gitmiştim. İlk hafta hâli iyiydi; son hafta ise hastalanmış yatıyordu. Geceleri ağırlaşınca doktor getiriyorduk. Getirdiğimiz doktor dâhiliye mütehassısı Âdil Bey bir seferinde tansiyonunu ölçtü; tansiyonu dörde düşmüştü. Tansiyonu ölçerken bir taraftan da Hasan Amca görmesin diye eliyle tansiyon âletini kapatıyordu. Hasan Amca yataktan başını kaldırarak:
— “Yâhu Doktor Bey, sana da zahmet veriyoruz. Bu çocuk illa doktor getirelim dediği için, onun hatırına seni çağırdık, yoksa sana ihtiyaç yok. Benim Rabbim öyle bir Allâh ki, tansiyon dörde değil sıfıra bile düşse yaşatır beni yaşatacaksa. Öldürecekse de tansiyonun kaç olduğu mühim değil.” dedi.
Yâni doktor gizlese de tansiyonunun dörde düştüğünü biliyordu. Bunun üzerine Doktor Âdil Bey onun halinden etkilenerek:
— “Yâhu kardeşim bu adam hasta değil; asıl hasta benmişim.” diyerek daha sonra namaza başladı.
Allâh (c.c.), ganî ganî rahmet eylesin. Şefaatine nâil eylesin.
Hızır Aleyhisselam’ın Teşrifi
Refik Efendi diye hizmetini gören bir zât vardı. Kapısında beklerdi. Doktor yanına kimse girmesin dediği için Fakîr’den başkasını da içeriye almıyordu. Bir gün yaşlı, nûrânî bir zât gelip yanına oturdu, birbirlerinin ellerini tutup epeyce bir zaman da sohbet ettiler.
Sonra Hasan Efendi Amca, Refik Efendiye:
— “Yâhu, neden aşağıda hırıltı çıkardın. Sana kaç keredir oluyor bu; hâlâ şu misafirimi tanıyamadın sen.” demiş. Meğer ziyâretine gelen, elini tutarak sohbet ettikleri zât Hızır (a.s.) imiş. Hasan Efendi Hazretleri böyle bir kimseydi. Bu sırlar başkaları tarafından da anlatılmış olduğu için aktarmış oldum. Benim gördüklerime ise kendisi yasak koyduğu için anlatamıyorum.
Cenaze töreni için Adana’nın merkezinden ve köylerinden kalabalık bir cemaat toplanmıştı. Dönemin Adana Vâlisi, ilk başta cenaze kortejine izin vermek istememiş; ancak daha sonra kendisi de cenazeye katılmış ve uzunca bir yolu da yürüyerek kabrine kadar gelmiştir.
Allâh (c.c.) rahmet eylesin.
[1] Günümüzde, Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (ks) Hazretlerinin yazdığı öne sürülen bazı icâzetnâmeler neşredilse de bunların altındaki imzanın Hazrete ait olmadığı görülmektedir. Nitekim Sâmî Efendimiz Hazretleri hiçbir zaman ismiyle beraber yazılı ve sözlü olarak “Şeyh”, “…Meşâyıhından” ifadelerini kullanmamış, herhangi bir icazetnameye böyle yazmamış, hatta Türkiye’de iken kendisi için bu ifadenin kullanılmasını yasaklamıştır.