Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s)’un Kitaplarından Pasajlar
Eserleri
Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu Efendi Hazretleri, otuzun üzerinde kitap telif etmiştir. Bunların tamamı maalesef neşredilememiştir.
İlk zamanlar, Efendi Hazretleri’nin kitaplarını yazdığı müsveddeleri babam alıp yazarak kopyalıyordu. Sonra babam Atasayar amcaya veriyor, Atasayar amca da istinsah ettikten sonra Ahmed Silahtar amcaya veriyordu. Böylece üç-dört nüsha kitap oluyordu.
Efendi Hazretleri, kitaplarının Latin harfleriyle basılmasına başlarda râzı değildi. Osmanlıca olarak basılsın istiyordu. Bunun amaçladığı şey de bu kitapları okumak vesilesiyle asıl yazımızı, Osmanlı Türkçesi’ni ihvânın öğrenmesine vesile olmaktı. Ama ihvân böyle bir gayret içinde olmadıkları için sonradan Latin harfleriyle basılmasına müsaade etmişlerdi.
1964-66 senelerinde Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) kitabını ilk defa Osmanlıca olarak babam Suriye’de bastırmıştı. Harf devrimi gerekçesiyle bu şekliyle Türkiye’de basılması yasaktı. Suriye’de bastırılıp, Adana’daki mağazamıza getirilirdi. O mağazadan da İstanbul’a gelip gittikçe otomobilin arkasına çuvallarla koyarak getirmiştik. Beş bin adet basılmış, İstanbul ve Adana’daki ihvâna babam tarafından dağıtılmıştı.
Tabii dağıtma işinin de gizli olması gerekiyordu. İstanbul’da bir depomuz vardı. Bu depoya gece yarısı gelip sanki bir kaçakçı gibi gizlice alır, arabaya koyar daha sonra da ihvâna dağıtırdık.

1960’larda Suriye’de Osmanlıca harflerle bastırılan Hz. Ebû Bekir Sıddık (r.a.) kitabının kapağı. Daha sonra Hazret-i Hâlid b. Velid (r.a.) kitabını yine babam bastırmıştı. Hazret-i Yûsuf (a.s.) kitabını, o dönemde Osmân Başpehlivan bastırmıştı.
Sonradan fakiri çağırarak kitaplarının basılma vazifesini vermişler ve Şuara suresi 145. Ayeti okuyarak şöyle buyurmuşlardır:
“Kitaplarla alakalı ben bir şey istemiyorum. Ancak kağıt masrafınız olacak, mürekkep masrafınız olacak ayrıca bunu satacak kişi bir şey almadan satmaz. Siz kitabı basar üzerine bir fiyat yazarsınız. Bastıktan sonra Konyalı Şekerci Mustafa Efendi’ye verirseniz o satar.”
[Dipnot 57]: Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin rabbine aittir.
Böylece Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.), Hazret-i Ömer (r.a.), Hazret-i Osmân ve Hazret-i Ali (r.a.), Bedir Gazvesi ve Sûre-i Enfâl Tefsiri, Hazret-i İbrâhim (a.s.) ve Hazret-i Yûsuf (a.s.) Fâtih Gençlik Vakfı Matbaası’nda Hazretin sağlığında bizim tarafımızdan basılmış oldu.

Yayınlanan Eserleri
- Bedir Gazvesi ve Sûre-i Enfâl Tefsiri
- Hazret-i İbrâhim (Aleyhisselâm)
- Hazret-i Yûsuf (Aleyhisselâm)
- Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsiri
- Hazret-i Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh)
- Hazret-i Ömer (Radıyallâhu Anh)
- Hazret-i Osmân ve Hazret-i Ali (Radıyallâhu Anhüm)
- Hazret-i Hâlid bin Velid (Radıyallâhu Anh)
- Uhud Gazvesi
- Tebük Gazvesi
- Ashâb-ı Kirâm (Radıyallâhu Anhüm Ecmaîn)
- Fâtiha Sûresi Tefsiri (Rûh’ul Beyân Tefsiri’nden Özetlenerek Yazıya Geçirilen Notları)
- Bakara Sûresi Tefsiri (Rûh’ul Beyân Tefsiri’nden Özetlenerek Yazıya Geçirilen Notları)
- Mükerrem İnsan
- Duâlar ve Zikirler
[Dipnot 58] Editörün notu: Sâmî Efendi Hazretlerinin 1979’a kadar kendileri hayattayken talimatlarıyla basılan kitaplar ile günümüzde basılan kitapları arasında içerik yönünden önemli farklılıklar (ekleme çıkarmalar) bulunmaktadır.
Mahmûd Sâmî Efendi Hazretlerinin yazdığı bu eserler, Ümmet-i Muhammed’in istifadesi için mühim birer kaynak olmuştur.
Mesela, müslümanların bugün en büyük ihtiyacı tevhiddir; üstadımız ise İbrâhim Aleyhisselâm kitabını yazmıştır. Tevhid konusunu hakîkaten hayatıyla en güzel anlatan İbrâhim Aleyhisselâm’dır.
Günümüzde hased çok artmıştır. Hasedin getirdiği olumsuz neticeleri ise Hazret-i Yûsuf kitabıyla çok güzel anlatmaktadır ve bu manevî hastalığa bir devadır. Özetle, bütün yazdığı kitaplar içtimai yaralarımıza İslamî reçeteler sunmaktadır.
Bir mürşid-i kâmil ve hakiki bir Allâh dostu olan bu zatın kitaplarına itina göstererek onlardan azami derecede istifade etmemiz gerekir.
Bu hususta Nakşibendî silsilesinin sekizinci postnişîni olan Yûsuf Hemedânî (k.s.) Hazretleri’nin sözleri düstur edinilmelidir. Kendisinin irtihâli yaklaştığında, evlâtları ona:
“Efendim, siz irtihâl ettikten sonra sizin gibi bir mürşid bulamazsak ne yapalım?” diye sorduklarında cevaben:
“Öyle olduğunu bildiğiniz zâtların kitaplarını okuyup mûcibince amel edin.” buyurmuştur.
Ahir zamanda yol kesici şeyh taslaklarının arttığı bu dönemde, Mahmûd Sâmî Efendi Hazretleri’nin eserlerinden istifade ederek istikâmet üzere yaşamaya gayret edelim.
Allâh (c.c.), tevfîkini refîk eylesin; hepimizi sırat-ı müstakîmden ayırmasın ve bu büyük zâtın şefaatine bizleri nâil eylesin. Âmîn.
Anlatılmasından Hoşlandıkları Kıssalar
Efendi Hazretleri ekseriyetle kendi kitaplarından ya da bizzat anlattıkları kıssalardan parçaların huzûrunda söylenip anlatılmasından hoşnut olurlardı. Yeri geldikçe ihvâna daha önce kendi anlattıkları kıssaları anlattırırlardı.
Mesela, bilmece şeklinde ihvâna:
“Sevr Mağarası’nda örümcek Cebrâil’e ne demiş?” diye sorarlar, bu tarz bazı kıssaların ihvân tarafından bilinmesini arzu ederlerdi.
Bütün hayatı aşk ve şevk içinde geçmiş bu büyük Allâh (c.c.) dostunun bu kıssaları anlatıp dinlemelerinde, bizler için güzel işâretler ve tenbihler bulunduğunu düşünerek bu bölümde bunların bir kısmını nakledeceğiz.
Örümcek Cebrâil’e Ne Demiş?
Efendi Hazretleri’nin çok hoşlandıkları kıssalardan birisi Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.)’in hicret yolculuğu sırasında meydana gelen şu hadisedir.
Efendimiz (s.a.v.) Sevr Mağarası’na hicret ettiğinde, bilindiği üzere bir güvercin mağara girişinde yuva yapıp yumurtlamış, bir örümcek de ağ örmüştü. Cenâb-ı Hakk da bu hâli, Kur’ân-ı Kerîm’de Ankebût Sûresi’nde şöyle beyân buyurmuştur:
وَإِنَّ أَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ “Ve inne evhenel buyûti lebeytul ankebût.” (Şüphesiz evlerin en zayıfı, örümceğin evidir.)
[Dipnot 59]: Ankebût sûresi, âyet: 41.
Buna mukabil Cebrâil Aleyhisselâm için de, Kur’ân’da:
ذِي قُوَّةٍ عِندَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ “Zî kuvvetin ı’nde zi’l-a’rşi mekîn.”
yâni:
“Arş sahibinin katında çok güçlü, itibarlı bir elçidir.” buyrulur.
[Dipnot 60]: Tekvîr sûresi, âyet: 20.
O kuvvetli Cebrâil (a.s.) Mi’râc gecesinde Sidretü’l-Müntehâ’ya varıldığında Efendimiz (s.a.v.)’e şöyle demiştir:
— “Yâ Rasûlallâh! Benim görevim buraya kadardır. Bundan öteye geçersem yanarım.”
Hatta ulemânın nakline göre Fahr-i Kâinât Efendimiz (s.a.v.) Cebrâil’in kanadından çekip bir müddet sürüklemiştir.
Böylece kimin kimden kuvvetli olduğu ortaya çıkmış oluyor.
İşte Cenâb-ı Hakk’ın en kuvvetli olan Fahr-i Kâinât Efendimiz (s.a.v.)’i en zayıf olan örümcekle müdâfaa etmesi Efendi Hazretleri’nin pek hoşlandığı kıssalardandı.
Şöyle anlatırlardı:
— “Cebrâil (a.s.) örümceğe sormuş: ‘Sen Allâh Azze ve Celle’nin evi en zayıf olan dediği hayvansın. Neyinle Rasûlullâh Aleyhisselatü Vesselâm’ı böyle müdafaa edeceksin?’ Örümcek Cebrâil’e ne demiş? Demiş ki: ‘Sen koskoca kuvvet sahibi, kudret sahibi Cebrâil’sin. Ben bu ağı Allâh’ın emriyle ördüm. Çek bakayım; bir telini koparabilecek misin?’”
Bu kıssayı anlatırlarken:
“Örümcek Cebrâil’e ne demiş?” diye sormaktan çok hoşlanırlardı. Dişleri görünecek kadar gülerler ve memnun olarak anlatırdı.
Safa ile Merve’de Ne Diyoruz?
Efendi Hazretleri’nin sohbetlerde zaman zaman sormaktan hoşlandığı bir diğer soru da şuydu:
— “Safa ile Merve’deki o iki yeşil direk arasında ne diyoruz?”
رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَاعْفُ وَتَكَرَّمْ وَتَجَاوَزْ عَمَّا تَعْلَمُ، إِنَّكَ تَعْلَمُ مَا لَا نَعْلَمُ، إِنَّكَ أَنْتَ اللَّهُ الْأَعَزُّ الْأَكْرَمُ “Rabbiğfir verham va’fu ve tekerrem ve tecâvez ammâ ta’lem, inneke ta’lemu mâ lâ na’lem inneke entallâhul eazzul Ekrem.”
(Yâ Rabbi! Bize merhamet et, affet ve ikram eyle. Allâh’ım! Bizim bilmediklerimizi de sen bilirsin, sana malum olan bütün günahlarımızı affeyle. Allâh’ım! Sen en Azîz ve en Kerîmsin.) derlerdi.
Tekrar:
— “Ne diyoruz orada?” “İnneke entallâhul eazzul Ekrem!” (Sen en Azîz ve en Kerîmsin!) derler ve yine dişleri görülünceye kadar gülerlerdi.
Allâh (c.c.) şefaatine nâil eylesin.
Böyle kendi anlattığı şeylerin başkası tarafından anlatılıp dinlenmesini de severlerdi.
Cennete Girecek Olan On Hayvan
Sâmi Efendi Hazretleri sohbetlerinde ekseriyetle Rûhu’l-Beyân tefsîrinden okurlardı.
“Rûhu’l-Beyân tefsîrine göre; köpeğin on hasletinden biri de vefâ duygusudur.” derlerdi.
Köpeği sâhibi dövse de, sövse de, vurup ayağını da kırsa; köpek çağrılınca icâbet eder. Köpeğin bu hasletine alâmetü’l-mürîdine sâdık (sâdık mürîdin alâmeti) derlerdi.
Efendi Hazretleri bir sohbette köpeğin bu hasletlerinden bahsedince ihvandan Cahit Efendi:
“Efendim bir köpek kadar olamadık!” diye ağlamışlardı.
Efendi Hazretleri zaman zaman cennete girecek hayvanları sorardı. Rûhu’l-Beyân Tefsiri’nin beyânına nazaran, Cennet’e girecek on hayvan şöyle bildirilmiştir:
- Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in bineği olan mübârek Kasvâ,
- Sâlih (a.s.)’ın kavmine mûcize olarak gönderilen dişi deve,
- Mûsâ (a.s.)’ın emriyle kesilen sarı inek,
- İbrâhim (a.s.)’ın misafirlerine sunduğu buzağı,
- İsmâil (a.s.)’ın yerine kurban edilen koç,
- Yûnus (a.s.)’ı yutan balık,
- Üzeyir (a.s.)’ın diriltilmesine vesile olan merkep,
- Süleyman (a.s.)’ın konuştuğu karınca,
- Süleyman (a.s.)’ın Belkıs’a haber gönderdiği hüdhüd (çavuş kuşu),
- Ashâb-ı Kehf’in sâdık köpeği Kıtmîr.
Ancak bu hayvanlar kendi sûretlerinde değil, güzel bir koç sûretinde cennete gireceklerdir.
Burada dikkat çekici olan, hepsi bir peygamberin kıssasıyla alakalı birer hayvan olmasına rağmen, Kıtmîr’in peygamber olmayan Ashâb-ı Kehf ile alâkalı olmasıdır.
Biz de Ashâb-ı Kirâm’ın Kıtmîri’yiz.
[Dipnot 61]: “Yâ Rasûlallâh! Çi bâşed çün seg-i Ashab-ı Kehf? Dahil-i cennet şevem der zümre-i ashab-ı tû, O reved der cennet, men der cehennem key revast? O seg-i Ashab-ı Kehf, men seg-i ashab-ı tû…” (Molla Câmî) “Yâ Rasûlallâh! Duydum ki, Ashâb-ı Kehf’in köpeği cennete girecekmiş! O cennete girerken benim cehenneme girmem reva mıdır? O Ashâb-ı Kehf’in köpeğiyse, ben de senin ashâbının köpeğiyim!..
Cenâb-ı Allâh (c.c.) cümlemizi bu niyetimize nazaran Cennet’ine koysun. Âmîn.
Hayatlarını En Çok Okutturduğu Beş Sahabi
Efendi Hazretlerinin iki cilt halinde Ashâb-ı Kirâm kitapları vardı. Bu kitaplardan zaman zaman kendileri sohbetlerinde okurdu. Bazen de ihvânın okumasını isterlerdi.
Hayatlarını ihvâna ezberletircesine ve en çok okutturduğu beş sahâbî şunlar idi:
- Selmân-ı Fârisî (r.a.)
- Sa’d ibn-i Muaz (r.a.)
- Dırâr ibn-i Ezver (r.a.)
- Sâlim Mevlâ Ebû Huzeyfe (r.a.)
- Mus’ab ibn-i Umeyr (r.a.)
Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.) Hazretleri, sohbetlerinde bazen birkaç ay hep aynı mevzuları okuturlardı.
Ashâb-ı Kirâm Risâlesi isimli bir eseri vardır. Ondan okuduğu zamanlarda beş tane sahâbenin menkîbesini okuturdu. Onlardan da en çok okuttuğu Hz. Selman (r.a.)’in hayatıdır.
Allâh (c.c) bize şüphesiz her biri hadîs-i şerîfe telmihle gökteki yıldızlar gibi olan sahabelerin hepsinin hayatlarını iyi bilmeliyiz. Ancak en çok bu beş sahabinin hayatlarını okuttukları için bunları daha çok okumalı ve istifade etmeliyiz.
Kendileri de ihvâna Ashab-ı Kiram (r.a.e) Efendilerimizin hayatlarını ezberletircesine çok anlatır ve kendi kitaplarından okurlardı.
Kendi kitaplarından sıkça okutturduğu kısımlara bir örnek olarak bu bölümün sonunda yer alan “Ümmetin Firavunu Ebû Cehl’in Katli Keyfiyyeti” de örnek verilebilir.
Ali Râmitenî Hazretleri’nin Kıssası
Sâmî Efendi Hazretleri’nin ve Hacı Anne’nin göz muayenesi için hekimden randevu alınmıştı.
Hazret, bu işi Fakîre emretmesine rağmen, iç çekişmeler her yerde mevzû bahis olduğu için:
“Her şeyi Ömer yapıyor; uygun olmaz” diye bir başkasına haber vermişler. Ayrıca ev halkı durumu Fakîr’e de bildirdiler.
— “Peki, mesele yok” dedim. “O götürsün.”
Bunun üzerine ben de bir arkadaşla beraber sabah saat 9’da Harbiye’deki muayenehanenin önüne gittim. O zamanlar orada park yeri bulunmuyordu. Hazret’i getirecek olan araba park yeri aramasın kolayca muayenehanenin önünde insin diye düşünmüştüm.
Elhamdülillâh biri arabasıyla çıktı onun yerine girdik. Yavaş yavaş muayenehanenin önüne geldik. Efendi Hazretleri’nin muayene saati 11’de idi. Saat 11 oldu, 12 oldu ve nihayet 13 oldu… Hazret gelmedi.
Nihayet epeyce geç de olsa Efendi Hazretleri geldiler. Biraz celalli bir şekilde:
“Önüme düş!” dedi. Ancak hiç böyle yapmazdı.
Meğer Efendi Hazretleri’ni götürme işini teklif ettikleri ihvân, unutmuş. Bu esnada Hazret bir buçuk saat ayakta beklemiş…
Efendi Hazretleri beklerken:
“Bu nasıl ihvânlık; bu nasıl muamele?” buyurmuşlar.
Muayeneden sonra dönüşte de lastik patlar, bir şey olur; herhangi bir sıkıntı olmasın diye Hazret’i götüren arabayı arkasından takip ettim.
Kendisini eve getirdiğimizde her seferinde âdetleri şöyledir. Kapıyı açar, bize döner:
“Allâh hizmetinizden râzı olsun. Allâh iki cihân saadeti nasip eylesin.” tarzında dua eder. Biz de elini öperiz; içeri girer.
Bu defa tek kelime söylemeden içeri girdi, kapıyı kapattı.
Kendi kendime dedim ki:
“Herhâlde yanlış bir iş yaptık böyle yaparak. Yâni orada başka ihvâna söylenmişken iyi niyetle de olsa gidip orada yer tuttuk. Dönüşte de ne olur ne olmaz diye arkalarından takip ettik. Belki de hoşlanmadılar…”
Hâlbuki eve gidince ev halkına şöyle demişler:
“Cenâb-ı Hakk’a hamd-ü senâlar ederim. Allâh (c.c) bize biz istemeden de hizmetimize koşan Ömer Öztürk gibi bir evlâd nasip etti.”
Damadı Ömer Kirazoğlu’na Ali Râmitenî Hazretleri’nin kıssasını anlat, buyurmuşlar. Anlattırdığı kıssa şöyledir:
“Ali Râmitenî Hazretleri gusül abdesti almak için banyoya girmiş, fakat suyu bitmiş. O sırada ihvândan birisinin aklına gelmiş: Acaba Hazretin tekrar biraz suya ihtiyacı olur mu? diye. Bir kova suyu ısıtmış ve kapının önüne biraz seslice bırakmış. Hazret duysun diye… Hazret de kapıyı açmış, suyu almış ve gusül abdestini tamamlamış. Suyu getirene de dua etmiş.
Ali Râmitenî Hazretleri tekkede ihvânın toplandığı yerde: — ‘O bir kova suyu kim getirdi?’ diye sormuş. Getiren zât da: ‘Acaba yanlış bir iş mi yaptım?’ diyerek utanmış ve sesini çıkarmamış.
Ali Râmitenî Hazretleri ikinci defa sorunca yine sesini çıkarmamış. Bunun üzerine Hazret: — ‘Büyük bir tebşirat var, kalk kimsen söyle!’ deyince suyu getiren zât ayağa kalkmış: — ‘Ben getirdim efendim.’ demiş.
Hazret de: — ‘Bak evlâdım; öyle bir iş yaptın ki, Allâh Azîmü’ş-Şân şimdiye kadar bana ihsân ettiklerinin hepsini şu bir kova su karşılığında sana hediye etti. Biz de tevdi ettik,’ buyurmuş.”
Allâh (c.c.) şefaatlerine nâil eylesin.
Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz bu kıssayı anlatmış ve:
“Elhamdülillâh! İşte biz istemeden bize böyle hizmet eden evlâdımız var. İhvânımız içerisinde Ömer Öztürk’ü bulunduran Allâhu Azîmü’ş-Şân’a hamd ederim.” diye dua buyurmuş.
Bismarc’ın Peygamberimiz (s.a.v.) Hakkında Söylediği Sözler
Sâmî Efendimizin, “Bismarc ne demiş?” diyerek sık sık naklettirdikleri Bismarc’ın o müthiş konuşmasını severlerdi.
Alman Birliği’nin kurucusu Bismarc’ın Peygamberimiz (s.a.v.) hakkında söylediği sözlerin onun müslüman olduğuna ve son nefeste (bi-izni’llâh) îman ile göçtüğüne delâlet ettiğine işâret ederlerdi.
Bismarc’ın Rasûl-i Ekrem Efendimiz hakkındaki söylediği sözler de şöyledir:
— “Sana muasır bir vücut olamadığımdan dolayı müteessirim, ey Muhammed (s.a.v.)!
Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için taraf-ı Lâhûtî’den geldiği iddia olunan bütün münzel semâvî kitapları tam ve etrafıyla tetkik ettimse de tahrif olundukları için, hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cemiyetin, bir hane halkının saadetini bile temin edecek mahiyetten pek uzaktır.
Lakin Muhammedîler’in Kur’ân’ı, bu kayıttan âzâdedir. Ben, Kur’ân’ı her cihetten tetkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîler’in düşmanları, bu kitap Muhammed (s.a.v.)’in zâde-i tab’ı olduğunu iddia ediyorlarsa da en mükemmel, hatta en mütekâmil bir dimağdan böyle hârikanın zuhûrunu iddia etmek, hakîkatlere göz kapayarak kin ve garaza alet olmak mânâsını ifade eder ki, bu da ilim ve hikmetle kâbil-i telif değildir.
Ben şunu iddia ediyorum ki, Muhammed (s.a.v.) mümtaz bir kuvvettir. Destgâh-ı kudretin böyle ikinci bir vücudu imkân sahasına getirmesi ihtimâlden uzaktır.
Sana muasır bir vücut olamadığımdan dolayı müteessirim, ey Muhammed (s.a.v.)! Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitap senin değildir; o Lâhûtî’dir. Bu kitabın Lâhûtî olduğunu inkâr etmek, mevzu ilimlerin butlânını ileri sürmek kadar gülünçtür.
Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtâz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, huzûr-u mehâbetinde kemâl-i hürmetle eğilirim.”
(Prens Otto von Bismarc)
Ahir Zamana Dair İşâret Ettikleri Hadîs-i Şerîfler
Hazret-i Sâmî Efendi Hazretleri, ahir zaman fitnelerinden ümmeti sakındırmak maksadıyla 1974 yılında iki hadîs-i şerîfe işâret buyurdular. Fakîr, bu işâretin unutulmaması, okunup mânâsının ümmet-i Muhammed tarafından anlaşılması amacıyla Hattat Hasan Çelebi’ye bu hadîs-i şerîfleri yazdırdım.
Bu hadîs-i şerîfler şunlardır:
“Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki; türlü, zevkli yemekler yiyecekler, renkli ve rahat bineklere binecek, rengârenk ve güzel kadınlar ile evlenecek, güzel ve kıymetli kumaşlardan elbiseler giyecekler; onların mideleri az ile doymaz, onlar çoğa da kanaat etmez, dünyaya bağlanmışlardır, sabah akşam düşündükleri ve taptıkları dünyalıktır; yâni Allâh’dan (c.c.) başka ilâh ve rab kabul ederler. Bütün gayretleri dünya içindir. Yalnız hevâ-yı heveslerinin peşinde koşarlar.
Abdullah’ın oğlu Muhammed’in kat’î sözü şudur ki: Sizden sonra gelenler, o güne yetişenler, onlara selâm vermesin, hastalarını ziyâret etmesin, cenazelerine gitmesin ve büyüklerine hürmet etmesinler: Zîrâ bunları yapanlar İslâmiyet’in yıkılmasına yardım etmiş olurlar.” (Hadîs-i Şerîf, Taberânî)
Kahverengi tezhipli çerçeveye sahip hadîs-i şerîfin meali ise şöyledir:
Bir gün Rasûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, Ashâbı’nın bulunduğu yere giderek şöyle buyurdular:
“Ma’nevî körlükten kurtulup basiret sahibi olmak isteyen var mıdır? İyi biliniz ki; dünyaya heves edip uzun emeller peşinde koşanların emelleri nispetinde Allâhu Te’âlâ kalplerini kör eder ve basiretlerini bağlar… Uzun emeller peşinde koşmayıp dünyadan yüz çevirenlere ise, Allâhu Te’âlâ öğrenmeden ilim verir ve onları doğru yola hidâyet eder.
Âgâh olunuz! Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki onlar dünyalığı ancak cebr ü şiddet kullanarak, adam öldürmek sûretiyle tutacak; zenginliğe cimrilik ile sahip olacak ve serveti iftihar vesilesi yapacak; sevgiyi hevâ-yı nefsine uymakla sağlayacaklar.
Sizden bu günlere erişip de servet sahibi olmaya muktedir olduğu hâlde fakirliğe sabredenler, hevâ-yı nefs yolu ile sevgi teminine muktedir iken, bunu yapmayıp husûmete tahammül edenler; yine böyle gayrîmeşrû yollardan ululuğa kudreti var iken, zillete tahammül edenler ve bunları yaparken yalnız Allâh rızâsını düşünenlere, Allâhu Te’âlâ sıddıklardan elli kişinin ecrini yazar.” (Hadîs-i Şerîf, Beyhakî)
Bu eserlerin tezhibini ise, Fatma Rikkat Kunt Hanımefendi bizzat kendisi yapmak istemiştir.