Nefs Terbiyesi
Tasfiye-i Kalp ve Tezkiye-i Nefs Sohbetleri[1]
Sâmî Efendimiz Hazretlerinin sohbetlerini dinler, eve gelince not alırdım. Bir gün Efendi Hazretleri, hizmetini gören Fatma’yı göndererek “Sohbet Kitabını” istedi. Fakir de;
— “Bu zâtta yanlış olmaz ama bende de sohbet kitabı yok. Herhâlde babamı kastediyor, çünkü babamda Hazretin el yazısıyla sohbetleri vardı, sen bunu bir sor” diye Fatma’ya söyledim.
— “Yok, kendindekileri.” diye cevap gelince anladım ki benim eve gelince aldığım notları kastediyor “Tasfiye-i Kalp ve Tezkiye-i Nefs” kitapçığındaki sohbetlerin de bulunduğu elimdeki notları Efendi Hazretlerine gönderdim. Kendileri iki yeri tashih ederek geri gönderdiler. (Bu eser) böylece Hazretin tashihinden geçmiş oldu. Daha sonra bizim arkadaşlar bu notları bastılar. Tasfiye-i Kalp ve Tezkiye-i Nefs” isimli bu sohbetleri Efendi Hazretlerinin çok kısa ve öz bir şekilde tasavvuf anlayışının da bir ifadesi olduğu için bu bölüme eklemeyi uygun gördüm.
•••
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Cennet’e ilk girecek (olan) zümre “Hammadûn” zümresidir; yâni Cenâb-ı Hakk’a çok hamdedip, çok şükredenler[2].
Cenâb-ı Hakk (c.c.):
اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًىۜ
“İnsanoğlu başıboş bırakıldığını mı zannediyor.”[3] buyuruyor. Bu dünyaya koyun gibi yeyip içip uyumağa gelmedik. Kulluk mükellefiyetimiz var. Yoksa kırık çömleğe döneriz. Ne tekrar toprak ne de yeniden çömlek oluruz.
Yine Kur’ân-ı Kerîm’de:
اَفَحَسِبْتُمْ اَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثاً
“Siz zanneder misiniz ki abes yaratıldınız…”[4] buyuruluyor. İşe yaramayan yaşlı sığırları “ho!” derler; salıverirler. Bizim de bu durumda olmamaklığımız lâzımdır. Boynumuzda kulluk boyunduruğu var.
Cenâb-ı Hakk, insanı mükerrem sıfatla yaratmış ve onu en büyük şerefle tezyin etmiştir (süslemiştir). İnsan “ahsen-i takvîm” üzere yaratılmıştır. Bu eşref-i mahluk (yaratılmışların en şereflisi) sayısız nimetlere gark edilmiştir.
Rabbü’l-Âlemîn âyet-i kerîmede:
وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ
“Nimetlerimi tek tek saymak isteseniz, saymakla bitiremezsiniz.”[5] buyuruyor. Elhamdülillâh, Hakk Teâlâ Hazretlerinin maddî ve manevî birçok nimetleri içinde yüzüyoruz. Bu yüzden bol bol Allâh (c.c.)’a hamdetmeliyiz.
Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm’de:
لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ
“Eğer şükrederseniz ziyâdeleştiririm (artırırım).”[6] buyuruyor. Cenâb-ı Hakk’a bir defa tazarru ve niyazda (dua ve yakarışta) bulunmak ve hamdetmek bütün dünya nimetlerinden efdaldir (üstündür). Çünkü dünya nimetleri geçici, Cenâb-ı Hakk’ı zikir bâkîdir.
Burada Cenâb-ı Hakk’ı zikirle ve O’na hamd ile meşgul olanlar, yarın yevm-i kıyamette (kıyâmet gününde) de altı yerde Cenâb-ı Hakk’a hamd edeceklerdir:
وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ “Ey günahkârlar, bugün mü’minlerden ayrılın.”[7] fermanı ile mahşer günü mücrimler, sâlihlerden ayrıldıkları zaman,
Mîzanda sevapları günahdan ağır gelip beraat ettikleri zaman,
Sırat köprüsünü geçtikleri zaman,
Ebedî hayat suyu ile yıkandıkları zaman,
Cennete dâhil oldukları zaman,
Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini (kusursuz güzelliğini) müşahade ettikleri (gördükleri) zaman.
Cenâb-ı Hakk cümlemizi bu ihsânlara mazhar olan kulları zümresine ilhâk buyursun (katsın). Âmîn.
Allâhu Azîmü’ş-Şân insanı topraktan halk buyurmuştur (yaratmıştır). İnsanın bedeni çamurdan yaratılmış olup ateş, su, hava (ve) topraktan meydana gelmiştir. Türâbîdir (topraktan yaratılmıştır), zulmânîdir ve hükmen hayvanîdir. Cesedimiz kafes, kışır (kabuk) mesabesindedir. Cismânî sıfatımız et, kan, yağ ve kesâfetten ibarettir. Koyun gibi yer, içer, uyur ve:
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ “Her nefis ölümü tadıcıdır.”[8] sırrına mâsadak olur (uyar).
Nasıl ki bir meyvenin kabuğu, kışrı ve bir de lübbü, özü varsa insanın da kabuğu cesedidir. Özü ise esas sıfatımız, mükerrem sıfatımız, melek gibi nurdan yaratılmış, kafeste kuş mesabesinde olan rûhumuzdur.
Cenâb-ı Hakk (c.c.) âyet-i kerîmesinde: وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ “Biz Azîmü’ş-Şân Âdemoğlunu mükerrem sıfatla halk ettik.”[9] buyuruyor.
Nûrânî sıfatımız olan rûhumuzun gıdâ-yı manevî ile gıdalanması lâzımdır. Gıdâ-yı manevî ise zikrullahtır. Her uzvumuzun hamdi ayrı ayrıdır. Dilin hamdi ayrı, kalbin hamdi ayrı, gözün hamdi ayrıdır. Yarın Fezâil-i Ekber günü, kıyâmette Allâh’ı hamdden kendi nefislerini alıkoyanlar, âyette buyurulduğu üzere âmâ (kör) olarak haşrolunacaklardır.
Kur’ân-ı Kerîm’de: “Her kim de benim zikrimden yüz çevirirse, ona dar bir geçim vardır ve onu kıyâmet günü kör olarak haşrederiz.”[10] ve: “Benim zikrimden yüz çeviren: “Yâ Rabbî, benim dünyada iken gözlerim görürdü; neden burada âmâyım?” dediğinde, Cenâb-ı Hakk: “Sen orada (nefs-i emmârene uyup) bana hamdetmeyi unuttun. İşte (âyetlerimizi unuttuğun gibi) bugün de öylece unutuluyorsun (körlük ve azap içine bırakılıyorsun)” [11] diye buyurulmaktadır.
Kıyâmet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler ise kara olacak…
Âyet-i kerîmede: “Şol kimseler ki, dünyada iken Cenâb-ı Hakk’ın zikrinden gâfil olmayıp çalıştılar; yevm-i kıyâmette nûr (ak) yüzlü olarak kalkacaklar, Allâh’ın rahmet ve mağfiretine nâil olacaklardır.”[12] buyuruluyor.
Allâh’ın zikrinden gâfil olanlar için ise, âyet-i kerîmede: “Müşrikler (mücrimler) sîmâlarından tanınır da perçemlerinden (alınları üzerinden saçlarıyla) yakalanarak ayaklarından (sürüklenirler Cehenneme…)”[13] buyuruluyor.
Azap melekleri mücrimleri, insanın en şerefli yeri olan nâsiyesinden kavrayarak, ayaklarından tutup tahkîr makamında sürüterek Cehenneme atacaklardır.
“… O zâlimler (müşrikler) apaçık bir sapıklık içindeler.”[14],
“Bu zümreler açık dalâlette (sapıklıkta) olanlardır.”[15],
“Kâfirler, yüzlerindeki inkâr hâllerinden bilinirler…”[16] buyruluyor.
Her insan dünyada bulunduğu hâl üzere kabre yatacak, mahşer günü ise herkes nefsinin sıfatına göre kalkacak ve kalkışa göre de muâmeleye tâbi tutulacaktır. Bunun için dünyada iken Allâh zikrini, hamdini dilimizden eksik etmemekliğimiz lâzımdır.
Dil ile başlayan hamd sonra kalbe intikâl eder. Kalbin hamdi zikrullahtır. Kalp zikredemiyorsa hasta demektir. Katılık vardır, yumuşatmak lâzımdır.
Tefsirde beyân edildiğine göre kalp beş sınıftır:
Ölü kalp: “Şüphesiz sen kalpleri ölü olanlara işittiremezsin!..”[17]
Marîz (Hasta) Kalp: “Onların kalpleri (hased ve nifak marazı ile) hastadır…”[18]
Gâfil Kalp,
Zâkir (Uyanık) Kalp,
Hayy (Mânen Diri) Kalp.
Ölü Kalp: Münafık ve kâfirlerin kalbidir.
Marîz (Hasta) Kalp: Fâsık ve fâcirlerin kalbidir.
Gâfil Kalp: Îmânı ve ibâdeti olmakla beraber Allâh’tan gâfil olarak yaşayan, dünyâ alâkası ile dolu kimselerin kalbidir.
Zâkir (Uyanık) Kalp: Kalp tasfiyesi ve nefis tezkiyesi yolunda bir hayli merhale katetmiş seyr u sülûk erbâbının kalbidir.
Hayy (Mânen Diri) Kalp: Başta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) olmak üzere bütün nebîlerin, Ashâb-ı Güzin(‘in) ve büyük velîlerin kalpleridir. Nebî’lerin kalplerinin nûru güneş gibi, ashâb ve büyük velîlerin ay gibi, sâlihlerin yıldız gibi parlar. Gönlü dünyâ muhabbetiyle dolu olanların ise kalplerinin parlaklığı yoktur, sönüktür.
Tefsirde: “Ekberi Kebâir; hubbü’d-dünyâ, re’sü külli hatiyye: Dünyâ muhabbeti büyük günahların en büyüğü, bütün hataların başıdır.” buyruluyor.
Cenâb-ı Hakk (c.c.): “Allâh, bir adamın göğsünde iki kalp yaratmadı…”[19] buyuruyor.
Bir kalpte ancak bir şey bulunabilir; ya Mevlâ, ya dünyâ. Biri girerse diğeri çıkar.
Diğer bir âyet-i kerîmede, Cenâb-ı Mevlâ: “Ey îman edenler! Mal ve evlâtlarınız sizi Allâh’ın zikrinden alıkoymasın. Eğer böyle yaparsanız hüsrana uğrayanlardan olursunuz.”[20] buyuruyor.
Kalpte yalnız Allâhu Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin sevgi ve muhabbetine yer vermek lâzımdır. Kalp Allâh’ı zikre başlar, devam ederse zâkir kalp; daha sonra mânen diri kalp hâline inkılâb eder (dönüşür).
Hadîs-i şerîfte: “Cenâb-ı Hakk’ı kalben zikredenle edemeyen kimsenin farkı, cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.”[21] buyruluyor.
Mekke-i Mükerreme’de bir cenazenin defni sırasında kabrin başında imam efendi telkin verirken, orada cemaatle birlikte bulunan ehlullahtan Necmü’d-din-i İsfahânî Hazretleri tebessüm etmişler. Daha önce kendilerinin güldüklerini hiç görmeyen refîkleri (arkadaşları), husûsîyle kabristanda tebessüm etmelerine taaccüb (hayret) ederek bunun sebebini sorduklarında, keşif hâli olduğundan önce cevap vermek istememişler. Israr edilince şöyle söylemişlerdir:
— “Defnedilen zât lisân-ı hâl ile dedi ki: telkini diri ölüye yapar. Hâlbuki ben mânen diriyim; bana telkin eden imamın kalbi ise ölüdür.”
Cenâb-ı Allâh cümlemizi kalbi mânen diri olan kullar zümresine ilhâk buyursun. Âmîn.
Kalb; yumulup açılarak kan deveranını vücûda yayar. İnkılâb kabiliyetine hâiz bir uzuvdur. Zikrullah ile meşgul olunca deveran vasıtası ile tesbihât da bütün vücûda yayılmış olur. Tefsirde kalbi mânen ölü olanların, kasvet-i kalbe dûçâr olanların (kalp katılığına yakalananların), zikrullahtan gâfil olanların kalbi yalçın kayalardan daha katıdır buyuruluyor. Nasıl olur da bir et parçası yalçın kayalardan daha katı olabiliyor? Çünkü yalçın kayalardan pınarlar akar, ama kasvet-i kalbe dûçâr (kalbi katı) olanların gözünden Allâh (c.c.) korkusuyla bir damla yaş bile akmaz.
Âyet-i Kerîme’de: “(Ne yazık ki) bu ölünün dirilmesinden sonra (ibret alacakken) kalpleriniz katılaştı. O kalpleriniz taşlar gibi veya ondan daha katı… Çünkü taşların öylesi var ki, içinden nehirler kaynar taşar; öylesi var ki yarılıp ondan çeşme gibi şarıl şarıl su akar; ve öylesi var ki Allâh korkusundan (dağdan) aşağı yuvarlanır düşer…”[22] buyruluyor.
Onun için böyle kimselerden uzak durmaklığımız Kur’ân-ı Kerîm’de sarâhaten (açıkça) emir buyuruluyor: “Nefsine zulmedenlerle (zâlim kavimlerle) ihtilât etme, işini bitirdikten sonra hemen uzaklaş.”[23]
Kalb zikre başlayınca devrân-ı dem vasıtasıyla zikir sadra intikal eder. Ve sadırda zikir başlar.
Kur’ân-ı Kerîm’de dört yerde şerhi sadr ile alâkalı âyet-i kerîmeler vardır:
1. “(Habîbim) göğsünü senin (fâiden) için (açıp da) genişletmedik mi? (Genişlettik)”[24]
2. “(Mûsâ) dedi: Rabbim, benim göğsüme genişlik ver! İşimi kolayla.”[25]
3. “Öyle ya, Allâh’ın, göğsünde müslümanlık için inşirâh verdiği bir kimse, ki o, Rabbinden bir nûr üzerindedir, (kalbini mühürlediği kişi gibi) midir? Artık kalbleri Allâh’ın zikrinden bomboş ve kaskatı kalmış olanların vay haline! Onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”[26]
4. “Allâh kime doğru yolu gösterir, îmâna muvaffak ederse onun göğsünü İslâm için açar (genişletir). Kimi de sapıklıkta bırakmak dilerse onun da kalbini son derece daraltır, sıkar…”[27]
Kalbde başlayan zikir rûh, sır, hafî ve ahfâya intikâl eder. Yâni letâif-i hamsede (beş manevi melekede) zikir husûle gelir. Bundan sonra zikir nefse intikâl eder. Nefis zikre başladıktan sonradır ki nefsin sıfatları tahavvüle (değişmeye) başlar. Kur’ân-ı Kerîm’de nefis altı kademede beyân buyrulmuştur. Bunların birinden diğerine geçiş ancak nefsin zikre başlamasıyla mümkün olur. Yoksa olduğu yerde nefsin sıfatları tahavvül etmez. Tefsirde, nefsi ile cihâdı bırakıp onun arzularına uyarak yaşayanların, yarın yevm-i kıyâmette nefsi ile çekişeceği ifade olunuyor.
Kıyâmette herkes kendi nefsi ile çekişecek. Fakat oradaki çekişmenin artık bir faydası olmayacak.
Âyet-i Kerîme’de: “(Kıyâmet günü)nü gören her emzikli kadın emzirdiğinden geçer ve her hamile kadın çocuğunu doğurur. İnsanları da hep sarhoş görürsün! Hâlbuki sarhoş değillerdir. Fakat Allâh’ın azabı çok şiddetlidir.”[28] buyruluyor.
O öyle bir gündür ki: çocukların saçı ağaracak, kadınlar kucaklarındaki çocuğu düşürecek.
Mûsâ Aleyhisselâm’a kavmi:
— “Sana îman etmemiz için bir ölüyü dirilt.” dediler.
O da Allâh (c.c.)’a dua etti ve bi-izni’llah ölen birisini diriltti. Kavmi:
— “Olmadı, sen bayılmış adamı dirilttin. Bize Nûh ve Âdem (a.s.) oğullarından birini dirilt de görelim.” dediler.
O da Allâh (c.c.)’dan niyaz etti ve Nûh (a.s.)’ın evlâtlarından birini diriltti. Mûsâ (a.s.) baktı ki saçları ağarmış; sordu:
— “Sizin zamanınızda saçlar ağarmazdı, seninki neden beyaz?” dedi.
— “Evet, bizim saçlarımız ağarmazdı; ama şimdi yeniden dirilip kıyâmet oldu zannı ile kalkınca Hakk’ın huzûrunda hesap vereceğim korkusu ile saçlarım ağardı.” dedi.
İşte kıyâmet günü böyle korkulu bir gündür. İnsanoğlu o günü düşünerek şimdiden hazırlanmalıdır. Nefsini terbiyeye çalışmalıdır.[29]
İnsanın iki düşmanı vardır: Şeytan ve nefis. Kalb zikre başladıktan sonra şeytan zikrin olduğu yere giremez ve vesvese veremez. O zaman geriye düşman olarak nefis kalıyor. Nefsimiz ile cihad; cihadı ekber, farz-ı ayndır. İşte onun için Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Tebük seferi dönüşünde (Buhârî’nin rivâyetiyle); “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” buyurmuşlardır. O Tebük seferi ki 30.000 kişi ile harbe çıkılmış ve harbe iştirak etmeyenlere (s.a.v.) Efendimiz selâm verilmeyecek diye emir buyurmuşlardı. Sahabelerden bir kısmı da dünyalık endişesi ağır bastığından gaflete düşerek harp hazırlığında gecikmişler, ordu hareket edince de harpten mahrum kalmışlardı. Şehirde yaşlı, mezun, kadın, çocuk ve görevli sahabeler kalmıştı. Bunlar emr-i Nebevî üzerine harbe gitmeyenlere selâm vermemişler ve selâmlarını da almamışlardı. Sahabelerin büyüklerinden Hz. Kâ‘b b. Mâlik, Hz. Hilâl ve Hz. Mirâre de meyvelerin kemâle geldiği bir zamanda onları toplamak için harp hazırlığında gecikmişler ve tehallüf etmişlerdir (geri kalmışlardır).
Bunlardan Hz. Kâ‘b b. Mâlik yaşlı sahabelerden amcazâdesi Hz. Ebû Katadeyi ziyarete gitmiş, bahçesinin duvarından atlayarak yanına varmış selâm vermiş, fakat Ebû Katâde selâmını almamıştı. Bunun üzerine Kâ‘b b. Mâlik (r.a.) Ebû Katâde’ye (r.a.) “sen benim Rasûlullâh’ın dostu olduğumu bilmiyor musun, neden selâmımı almadın?” deyince, Ebû Katâde (r.a.); “Allâh (c.c.) ve Rasûlü (s.a.v.) bilir” cevabını vermiştir.
Bu sahabelere elli gün müddetle dünya zindan olmuş, yememiş içmemişlerdi. Harp dönüşü (s.a.v.) Efendimiz hepsini tek tek sorguya çekmiş iştirak etmeyenlerden 80 kişi çeşitli mazeretler söylemişler; fakat Kâ‘b b. Mâlik (r.a.) Rasûlullâh (s.a.v.)’in “Sen Bey’at-ı Rıdvan’da söz vermedin mi, neden harbe iştirak etmedin?” suallerine karşılık; “yanlış söylersem mahcup olurum” diye olduğu gibi söylemiş; “gelemeyişim gafletimdendir, meşrû bir mazeretim yoktur” demiştir. Kâ‘b b. Mâlik, Hilâl ve Mirâre (r. anhüm ecmain) mazeretsiz olarak harbe iştirak etmediklerini itiraf ettikleri için affedilmeyerek kendileriyle selâmlaşılmamış, ayrıca aileleri ile de ihtilâtten men edilmişlerdir. Diğer yanlış mazeret ileri sürenler ise sûretâ affolunmalarına rağmen cezaları âhirete tehir edilmiştir.
Kâ‘b b. Mâlik (r.a.) Hilâl (r.a.) ve Mirâre (Hz.) emr-i Nebevî’den sonra bütün zamanlarını tevbe ve istiğfârla geçirmişler, ta ki afv-ı İlâhî yetişene kadar.
Nitekim Kâ‘b b. Mâlik (r.a.): “Her gece sabaha kadar gözlerimden yaş ve kan gelerek ağlar, tevbe ve istiğfâr eder, Cenâb-ı Hakk’a yalvarırdım ve sabahleyin Mescid-i Nebevi’ye ‘acaba affedildim mi, Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz selâmımı alır mı?’ ümidiyle giderdim. Beni görünce mübarek başlarını diğer tarafa çevirir, selâmımı almazlardı. Perîşan ve bitkin bir vaziyette tekrar istiğfâr etmek üzere evime kapanırdım,” diyor. Bu ızdırap ve zindan hayatı afv-ı İlâhî’yi bildiren âyetler nazil oluncaya kadar sürmüştür.
Bu sahabeler;
“And olsun ki Allâh, peygamberini (muharebeden geri kalanlara izin verildiğinden dolayı afvetdiği gibi) içlerinden bir takımının gönülleri hemen hemen eğrilmek üzere iken güçlük zamanında ona (o peygambere) tâbi olan muhacirlerle ensârı da tevbeye muvaffak buyurdu ve sonra onların (bu) tevbelerini kabul eyledi. Çünkü O çok esirgeyici, çok bağışlayıcıdır.”[30]
“(Savaşdan) geri bırakılan (ve haklarındaki hüküm geciken) üç (kişi)nin (tevbelerini de kabul etdi. Çünkü) yer yüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıkdıkça sıkmışdı. Nihayet Allâh (ın hışmın)dan yine Allâh’dan başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anladılar (da bundan) sonra (Allâh) onları da eski hallerine dönsünler diye, tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz ki Allâh, (ancak) O, tevbeyi en çok kabul eden, hakkıyle esirgeyendir.”[31]
“Ey îman edenler, Allâh’dan korkun. Bir de sâdık olanlarla beraber olun!”[32] âyet-i kerîmelerin nazil olmasıyla afv-ı İlâhî’ye mazhar olmuşlardır.
Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in münadisi bu âyet-i kerîmelerle afv-ı İlâhî’nin yetiştiğini ilân edince, Kâ‘b b. Mâlik (r.a.) sevincinden kendisine tamamı iki adet olan elbiselerini hediye etmiştir. Ve Mescid-i Nebevi’ye, amcazâdesi Ebû Katâde (r.a.)’den ödünç bir elbise alarak gidebilmiştir. Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz kendisini mescidde tebessüm ederek karşılayınca Kâ‘b b. Mâlik (r.a.) o an sevincinden ne yapacağını şaşırmış, “memnuniyetimi tarif edemem, sanki dünyalar benim oldu” demiştir.
İşte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu derece önemli olan Tebük Seferine “Küçük Cihad”, nefsimizle olana da “Büyük Cihad” demişlerdir. Çünkü âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hakk “Şems sûresi”nde vâv-ı kasemlerle altı defa yemin ediyor. (Vâv-ı kasem var, vâv-ı âtife var. Vâv-ı âtife iki kelimeyi bağlar, vâv-ı kasem ise anddır.) Allâh (C.C.) altı vâv-ı kasemle bildiriyor ki:
“Nefsini tezkiye eden muhakkak felâha dahil olmuştur.”[33]
Hemen müteâkip âyet-i kerîmede de;
“Ve muhakkak ki nefsini tezkiye edemeyen (temizleyemeyen) de hüsrana uğrayamıştır.”[34]
Hâl böyle olunca büyük cihad için çok çalışmaklığımız lâzımdır. Önce kalbin hamdi olan zikrullah ile kalb aynasının tozları silinir, sonra zikir sadra intikal eder ve letâif-i hamse ile zikredilir, sonra da devrânı demle zikir hali nefse intikâl ederek nefsin sıfatları tahavvüle başlar.
Kur’ân-ı Kerîm’de beyân edildiği üzere nefis altı kısımdır:
Nefsi Emmare (Sûre-i Yusuf)
Nefsi Levvame (Sûre-i Kıyâme)
Nefsi Mülhime (Vâv-ı kasemlerle Sûre-i Şems)
Nefsi Mutmainne (Sûre-i Fecr)
Nefs-i Râdiye (Sûre-i Fecr)
Nefsi Mardiye (Sûre-i Fecr)
Nefsin ilk üç sınıfı hitab-ı İlâhîye lâyık görülmemiştir. Ancak nefsi mutmainne, râdiye ve mardiye makamları hitab-ı İlâhî’ye lâyık görülerek methedilmişlerdir.
Cenâb-ı Hakk âyet-i kerîmede;
“Ey Rabbına mutî (itaatkâr) olan nefsi mutmainne, sahibine dön. Sen ondan razı, o da senden hoşnut. Kullarımın arasına gir, cennetime dahil ol.”[35] buyuruyor.
Cenâb-ı Hakk Mutmainne nefis sahiplerini de yerlerinde kalmayıp çalışarak râdiye ve mardiye makamlarına yükselmeğe davet ediyor. O hâlde bizler de kul olarak nefsimizi tezkiye edip bu sıfatlara nail olabilmek için bazı şartlara riayet ederek çalışmaklığımız gerekir. Bu şartlar:
Halâ-yı Batın (Az yemek, mideyi tam olarak, tıka basa doldurmamak).
Namazı, duayı ve diğer ibâdetleri huzur ve huşû ile edâya çalışmak.
Zikri daimiye devam etmek.
Geceleri teheccüde kalkmak.
Salihlerle sohbet etmektir.
Halâ-yı Batın (Mideyi Doldurmamak, Açlık)
Mükerrem sıfatla halk olunan insanın kalbine Cenâb-ı Hakk nazar eder. Onun için kalbin nurlanmasına çalışmaklığımız lâzımdır. Hastalık nerede ise tedavi oradadır. Kalbin nurlanması ise, kalb aynasının tozlarının silinmesiyle mümkün olur. Bu aynanın tozları ancak açlıkla silinebilir.[36]
Çok yemek ömrü uzatmaz, az yemek (de) eceli yaklaştırmaz. Az yeyip, oruç tutarak[37] açlıktan istifade etmeye çalışılmalıdır.
Tefsirde beyân edildiği üzere orucun on tane hassası vardır:
Açlıkta On Hassa-yı Ahsen (Güzel Özellik)
Toklukta belâdet-i humuk (ahmaklık ve akılsızlık) vardır. Açlıkta (ise) safâ-yı kalb hâsıl olur, hafıza kuvvetlenir.
Toklukta kalb katı olur, ibâdetlerden bir lezzet alınamaz. Açlıkta rikkat-i kalb (kalp inceliği) hâsıl olur; ibâdet, dua ve münâcaattan lezzet alınır.
Toklukta ferah, iftihar ve tuğyan vardır. Açlıkta kalbde zillet ve inkisâr hâli meydana gelir.
Toklukta unutkanlık vardır. Açlıkta fakir ve açların hâli hatırdadır.
Toklukta nefsi emmâre kuvvet bulur, günah işlemeye meyli artar. Açlıkta şehevât (şehvetler) kırılır.
Toklukta uyku ve gaflet vardır. Açlıkta uyanık ve seherî olunur.
Toklukta tembellik ve gevşeklik vardır. Açlıkta devamlı ibâdet ve tâat müyesser olur.
Tokluk, ekseri hastalıkların başlangıç sebebidir. Açlık bedene sıhhat verir.
Toklukta sıkıntı ve ağırlık vardır. Açlıkta hiffet-i beden, yâni ferahlık ve hafiflik vardır.
Tokluk, tasadduk ve îsârı (sadaka ve cömertliği) men eder. Açlık ise arttırır.
Kişi kıyâmet gününde sadakasının gölgesinden istifade eder. Bi-izni’llâhi Teâlâ, açlığın daha nice fazileti vardır.
Hadîs-i şerîfte: “Devaların başı az yemektir.” buyuruluyor.
Beş tâifeye beş sual sordular; beşi de aynı cevabı verdiler:
Doktorlar: “Devaların en şifalısı az yemek ve açlıktır.” dediler.
Hikmet ehli: “İbâdete en çok yardımı olan şey az yemek ve açlıktır.” dediler.
Zâhidler: “Zühdü en ziyade takviye eden az yemek ve açlıktır.” dediler.
Âlimler: “Hıfz-ı ilimde en faziletli şey az yemek ve açlıktır.” dediler.[38]
Âmirler: “Taamların en lezzetlisi ve bunu idâme ettiren az yemek ve açlıktır.” dediler.
Bu yüzden, nefis mutmainne oluncaya kadar az yemek, az uyumak ve az konuşmak lâzımdır. Nefis mutmainne olunca artık çok yemenin bir zararı olmaz; yenen yemek kalbe nûr olur.
Nefis mutmainne olunca aşılanmış ağaca benzer. Onun verdiği meyveler tatlı olur. Aşılanmamış yabani ağaca verilen gıda ayıklanmamış tomurcuklara ve boş yerlere gider, meyve tatsız olur.[39]
Cenâb-ı Hakk cümlemizi halâ-yı batının (az yemenin) fezâilinden (faziletlerinden) istifade eden kullarından eylesin. Âmîn.
Namazı, Duayı ve Diğer İbâdetleri Huzur ve Huşû ile Edâya Çalışmak
Tezkiye-i nefsin ikinci şartı, bütün ibâdetleri huşû ile yapmaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de, Mü’minûn sûresinin birinci âyetinde: “Ancak namazı huşû (ve korku) ile kılanlar felâha ermişlerdir.” buyruluyor.
Mefhûm-u muhâlifiyle (zıt anlamıyla) ele alınırsa; ‘namazı huşû ile kılamayanlar felâha dâhil olamayacak’ mânâsı çıkıyor. Rabb’inin huzûruna duran kişi ancak huzûr-u kalb ile edâya çalışırsa o ibâdeti yapmış olur, ondan lezzet alır ve ondan istifade eder.
Namazın aslı, rûhu; huşû hâlinin ve kalbin bütün namazda hazır bulunmasıdır. Çünkü namazdan maksat, kalbi Allâhu Teâlâ ile bulundurmaktır; heybet ve tâzîm yolu ile Allâhu Teâlâ’yı zikretmektir. Zira Allâhu Teâlâ: “Beni hatırlamak için namaz kıl.”[40] diye emir buyurmuştur.
Hz. İbrâhim (a.s.) namaz kılarken kalbi havf ve haşyetten öyle hışırdardı ki, sesi iki mil uzaktan duyulurdu. Hz. Ebû Bekir (r.a.) namaz kılarken, yanındakiler yanık ciğer kokusu duyarlardı. Hz. Ali (r.a.) namaz kılmak için kalktığında vücudunu bir titreme alır, yüzünün rengi değişir ve “Yedi kat göklere ve yere arz edilen ve onların taşıyamadıkları emânetin zamanı gelmiştir.” derlerdi.
Namaz kılarken, Allâh’ın huzûrunda günahlardan dolayı utanma ve korku hâliyle, kalbi kırık olarak durmalıdır. Bir büyüğüne karşı suç işleyen kişinin, o büyüğünün huzûruna gelirken duyduğu korku, pişmanlık ve heyecan gibi.
Kıbleye dönmek, yüzünü bütün yönlerden çevirip tek bir istikâmete yöneltmektir. Bunun mânâsı ise kalbi her iki dünyada olanlardan ayırıp Allâhu Teâlâ’ya teveccüh ettirmektir. Kalbin kıblesi Allâhu Teâlâ’dır. Namazda kalbini başka şeylerle meşgul eden kişi; namazdayken sağa sola dönen, başka işler yapan kimseye benzer. Yüzü kıbleden çevirmek nasıl namazı bozarsa, kalbi Allâhu Teâlâ’dan çevirmek de namazın hakîkatini bozar.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şerîflerinde: “Namaza durup arzusu, yüzü ve kalbi Allâhu Teâlâ ile olan, namazın sonunda anasından doğmuş gibi olur.”[41] buyurmuşlardır.
Hayret edilecek bir hâldir ki, bazı kimseler bir âlimin (veya) kendisine saygı beslediği bir büyüğünün kendi namaz kılışına baktığını görse, hareketlerine dikkat eder, edebe riâyet eder, acele etmez ve bunların aksini yapmaktan utanır. Hâlbuki Allâhu Teâlâ’nın kendisini her daim gördüğünü bildiği hâlde O’ndan (c.c) utanmaz. Elinde hiçbir şey olmayan zavallı bir kuldan utanıp onun görmesiyle kötü hareketlerden kaçındığı hâlde, mülkün sahibi olan Allâhu Teâlâ’nın görmesinden utanmaz ve namazı dikkatsizce kılar.
Hadîs-i kudsîde Allâhu Teâlâ: “Sâlih bir kuldan utandığınız kadar en az benden utanınız.”[42] buyurmuştur.
Ashâb-ı kiramdan bazıları namazda öyle sessiz ve hareketsiz dururlardı ki, kuşlar omuzlarına konardı.
Sa’d ibn-i Muâz (r.a.): “Müslüman olduğumdan beri, tâ namazdan çıkıncaya kadar dünya (ve) âhiret (hakkında) hatırımdan hiçbir şey geçmesi bende kat’iyen vârid olmamıştır.” demiştir.
Hz. Talha (r.a.), kendi hurma bahçesinde namaz kılarken ağaçlar arasında uçan bir kuşa gözü takılıp kalbi oraya meyledince, namazı kaç rekât kıldığını unutmuş, selâm verdikten sonra hemen istiğfâr edip, kendisini Allâhu Teâlâ’dan bir an için bile olsa ayırmış olduğundan, hurma bahçesini sadaka olarak infâk etmiştir.
Dua ve diğer ibâdetleri de huzûr-u kalb ile, huşû ile yapmalıdır. Bazıları namazı kılarken “hemen şunu bir bitirip hazırlanmış sofraya otursam” diye düşünür. O namaz, indi ilâhîde makbul olur mu? Hâlbuki namaz kılan kişinin rûhu, âdeta cesedini terk eder gibi olacak; hatta cesedine yapılan dış tesirlerden de kat’iyen etkilenmeyecek.
Ehlullahtan Fudayl b. I’yâz Hazretlerinin bir rahatsızlığı sebebiyle, doktorlar elinin kesilmesine karar vermişler. Bu münâsebetle kendisine, direğe bağlayarak bu ameliyatı yapacaklarını bildirince Hazret; “Buna lüzum yoktur; ben namaza dururum, siz elimi kesersiniz, haberim olmaz.” diyor. Ve Fudayl Hazretleri namaza duruyor, elini kesiyorlar; haberi bile olmuyor.
Keza, yine Hz. Ali (r.a.) Efendimizin aynı şekilde namazda iken ayağından ok çıkartıyorlar; haberi olmuyor.
İşte namaz ancak böyle olursa, Allâhu Teâlâ tarafından beğenilip kabul ediliyor. Böyle namaz kılanlar da Cenâb-ı Hakk’ın birçok büyük tecellîlerine mazhar oluyorlar.
Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri İstanbul’u fethettiğinde, Ayasofya’da Cuma namazını kıldırmak için cemaatin önüne geçip tekbir getiriyor; fakat ellerini bağlamadan salıveriyor. İkinci defa tekbir getiriyor, yine ellerini salıveriyor. Nihayet üçüncü defa Allâhu Ekber diyerek tekbir getirip ellerini bağlıyor ve namazı kıldırıyor.
Namazdan sonra bunun sebebini soranlara:
— “Birinci ve ikinci tekbirde karşımda Beytullah’ı göremedim. Üçüncü tekbirde Beytullah’ı karşımda görünce namaza durdum ve tamamladım.” diye cevap veriyor.[43]
Halîfe Hârûn Reşîd, Ehlullahtan Behlül Dânâ Hazretlerine:
— “Bugün akşam namazına camiye git, namaz kılanları al, eve yemeğe getir.” diyor.
Behlül Dânâ (k.s.) camiden çıkanlara:
— “İmam, namazın birinci ve ikinci rekâtlarında ne okudu? diye soruyor.
Cemaatten ancak birkaç kişi cevap verebiliyor, onları alıp eve götürüyor.
Halîfe:
— “Neden bu kadar az kişi getirdin? Camide namaz kılanların hepsini davet et dememiş miydim?” deyince, Behlül Dânâ (k.s.):
— “Siz namaz kılanları çağırın dediniz; namazı yalnız bunlar kılmış.” diye cevap veriyor.
Aynı şekilde dua eden kişi de huzur ve huşû ile edâya çalışacak. Ancak talep edenin duasına icâbet edilir. Hâlbuki ezberlediği bir duayı diliyle söyleyip, kalben başka şeylerle meşgul olan kişi: “Kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söyleyecekler…”[44] âyetinin sırrına mâsadak olduğundan, duasına icâbet olunmaz. Çünkü nazargâh-ı ilâhî kalbdir. Allâh celle ve a’lâ Hazretleri kalıba değil, kalbe nazar atfeder. Cenâb-ı Hakk cümlemizi, duası dergâh-ı ulûhiyyetinde makbûl olan, huzur ve huşû içinde namaz ve ibâdetlerini yapan kullarından eylesin. Âmîn.
Zikri Daimiyi Korumak
Nefsi tezkiye, kalbi tasfiye hususunda en önemli düsturlardan biri de Cenâb-ı Hakk’ı daimî olarak zikretmektir. Bu hususta Cenâb-ı Hakk müteaddit âyet-i kerîmelerde zikri kesîri (çokça zikri) emrediyor. Bu sûrelerde: “Ey îman edenler, Allâh’ı çok zikredin.”[45] diye emir buyuruluyor. Adet de yok, vakit de… Alel-ıtlâk zikri kesîr emri celîlî (çokça zikir emrinin mutlak oluşu); kişinin kemâline matuftur (o kişinin mertebesiyle alâkalıdır). Kişinin kemâliyle (en iyi şekilde) zikri nasıl mümkünse, murad-ı sübhânî (Cenâb-ı Hakk’ın istediği, kastettiği) ondadır.[46]
Dünya hayatımızda hiçbir ânımızı Cenâb-ı Mevlâmızın zikrinden gâfil olarak geçirmemekliğimiz lâzımdır. Çünkü yarın yevm-i kıyâmette, ehli cennet dünyada Allâh (c.c.)’u zikretmeden geçirdiği bir an için bile hased edecek ve “Ne olurdu o ânı gafletle geçirmeseydim.” diyecek. Orada herkesin defteri kendisine verildiğinde, bütün insanlar her an ve lahzada dünyada ne ile meşgul olduğunu görecek. Burada kullar teyp imâl ediyorlar. İnsanın bütün konuşmalarını nasıl olduğu gibi alıyor? Hatta arada öksürdüğünü bile kaydediyor. Hakiki kuvvet sahibi Cenâb-ı Hakk’ın tutturduğu defter muhakkak ki daha mükemmel ve noksansızdır.
Kıyâmette Cenâb-ı Hakk’ın zikrinden dünyada neden gâfil olduğu sorulduğunda kullar hallerine göre cevap verecekler. Bazısı; “Yâ Rabbi, dünyada ben darlıkta idim, o yüzden gaflet ettim.” deyince, Cenâb-ı Mevlâ: “Sen benim Yûnus (a.s.) kulumdan da mı darda idin? O, balığın karnında dahi beni zikretti.” diyecek.
Cenâb-ı Hakk balığa emrediyor: “Yûnus kulumu iyi muhafaza et, sakın onu incitme. Biz onu sana rızık olarak göndermedik. Yûnus (a.s.), balığın karnında,
لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَۚ
“Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke inni küntü minezzâlimîn.” virdine devam etti. Eğer Yûnus (a.s.) bir an gâfil olsa, kıyâmete kadar orada kalacaktı.”
Hastalığını mazeret olarak ileri sürene Allâhu Azîmü’ş-Şân Hazretleri: “Sen benim Eyyûb (a.s.) kulumdan da mı dertli idin? Onun bütün vücudu kurtlandı. Yere düşen kurdu alır, yaranın üzerine koyar. Rabbim onun rızkını burada vermiştir.” der ve zikrullaha devam ederdi.
Sıkıntı ve elemlerinden bahsedenlere Cenâb-ı Hakk (c.c.): “Benim Yûsuf (a.s.) kulum zindanda bile beni unutmadı, sana ne oluyor da sıkıntılarından bahsediyorsun.” diyecek.
“Zenginliğim seni anmaya mâni oldu, Yâ Rabbi” diyene de Hakk Teâlâ Hazretleri: “Nasıl oluyor da zenginliğinin mâni olduğunu söylüyorsun? Benim Süleyman kulumdan daha mı zengindin?” diye sual edecek.
O Süleyman (a.s.), ki peygamber olmakla beraber arz üzerinde min haysil kül melik (bütün dünyaya hâkim) idi; kuşların, hayvanâtın lisânına âşinâ, cinniler emri altında, veziri ism-i a’zâma mazhardı[47].
Bir gün Süleyman (a.s.) saltanatı ile semâda geçerken; bir vâdide dizi halinde geçen karıncaların reisesi karıncalara seslenip: “Ey karıncalar, yuvalarınıza çekilin, Süleyman’ın askeri sizi bilmeyerek çiğnemesin.” diye bağırıyor. Süleyman (a.s.) tebessüm ediyor, karıncaların reisesini çağırtıp soruyor: “Neden sürünü yuvalarına çağırdın? Ben semâdayım, sen yeryüzündesin. Benim askerim sizi nasıl çiğner?” Cevaben karınca diyor ki: “Senin saltanatla geçişin bir an için bile olsa benim sürümün zikrullahtan gâfil olmasına sebep olur diye korktum, onları yuvalarına çağırdım.” diyor.
Bir gün Allâh (c.c.), Süleyman (a.s.)’a Cebrâil (a.s.) ile cennetten bir su gönderiyor. Cebrâil (a.s.):
— “Eğer bu suyu içersen, kıyâmete kadar yaşayacak ve halkı hak yola davet edeceksin.” diye haber veriyor.
Süleyman (a.s.) vezirlerini, nâsı, cinni ve hayvanâtın hepsini çağırıp istişâre ediyor. Hepsi de:
— “Bu suyu iç, böylece kıyâmete kadar insanlara doğru yolda rehber olursun.” diyorlar.
Süleyman (a.s.): “İstişâre edilmedik kimse kaldı mı?” diye soruyor. “Köstebek kaldı” diyorlar. Atı göndererek köstebeği çağırıyor, köstebek icabet etmiyor. Sonra şahini gönderiyor, köstebek yine gelmiyor. Bu defa köpeği gönderince köstebek Süleyman (a.s.)’ın huzûruna geliyor. Süleyman (a.s.) köstebeğe soruyor:
— “Sana önce atı gönderdim, gelmedin. Şahini gönderdim, gelmedin. Neden köpekle gelmeyi tercih ettin?” diyor. Köstebek ise:
— “Atta vefa yoktur, bazan sahibini bile teper. Şahin, avını elinden kim alırsa ona verir. Hâlbuki köpek öyle bir hayvandır ki onda sadakat vardır. Bu yüzden onunla gelmeyi tercih ettim.” diye cevap veriyor.
Süleyman (a.s.) köstebeğe:
— “Bu suyu içip kıyâmete kadar yaşayayım mı?” diye soruyor. Köstebek:
— “Bu dünya mü’minin zindanıdır. Esas hayat diğer taraftadır, eğer zindanda devamlı kalmak istemiyorsan bu suyu içme.” diyor.
Bunun üzerine Süleyman (a.s.) suyu denize döktürüyor.
Arz üzerinde min haysil kül melik olan Süleyman (a.s.)’ın idaresinin dışında sadece Yemen tarafında Belkıse isminde bir Melîke kadın kalmıştı. Onu da celp ederek (getirterek) bütün arzı emri altına almak ister.[48] Etrafındaki etbâına (ona tâbi olanlara): “Kim bana Belkıse’yi kürsüsü ile beraber getirebilir?” diye soruyor. İfrit adında bir cin: “Ben onu sana bu meclis dağılıncaya kadar getiririm.” diyor. “Daha çabuk getirecek yok mu?” deyince, ism-i a’zâm duasına mazhar olan veziri: “Ben onu sana tarfetül ayn’da, yâni göz açıp kapayıncaya kadar getiririm.” diyor.
Belkıse, kürsüsü ile beraber meclise getirilince Süleyman (a.s.) yanındaki cinnilere kürsünün müzeyyenatını değiştirmeleri için emir veriyor ve Belkıs’a: “Bu taht senin midir?” diye soruyor. “Benimdir” diyemiyor, “Ona benziyor” diye cevap veriyor. Sonra da Süleyman (a.s.)’a teslim olup îman ediyor. Arz üzerinde Süleyman (a.s.)’a tâbi olmayan hiçbir canlı mahlûk kalmıyor.
Yine onun devrinde bir kişi bin dirhem gümüş paraya ötüşü güzel bir kuş satın alıyor. Kuşun kafesine bir gün dışarıdan başka bir kuş gelip konuyor, bir ötüş yapıyor, uçup gidiyor. Kafesteki kuş bundan sonra bir daha ötmez oluyor. Kuşun sahibi kuşu Süleyman (a.s.)’a götürüyor ve şikâyet ediyor. Süleyman (a.s.) kuşa soruyor: “Bu adam sana bin dirhem gümüş para vermiş, neden ötmüyorsun?” Kuş cevap veriyor: “O gelen kuş bana; “Senin hapsin ötüşündür; bir daha ötmez ol, sahibin seni işe yaramaz diye salıverir, dedi. Ben de onun için bir daha ötmem.” Diyor. Süleyman (a.s.), kuş sahibine parasını vererek kuşu satın alıyor ve serbest bırakıyor. O kuş da Allâh’a hamdederek uçup gidiyor.
Yine Süleyman (a.s.) saltanatı ile semâda giderken yeryüzünde ibâdetle meşgul olan bir âbid semâya başını kaldırarak: “Ey Dâvûd’un oğlu, Allâh sana ne azîm mülk vermiş!” diyor. Bunu işiten Süleyman (a.s.) cevaben: “Senin bir defa Allâh demen, benim bütün bu mülk ve saltanatımdan daha hayırlıdır; çünkü benim saltanatım geçici, senin zikrin bâkidir.” diyor.
Saltanatı bu derece şümûllü (kapsamlı) olan Süleyman (a.s.)’ın bu sözüne dair tefsirde İbn-i Abbas (r.a.), Amr ibn-i Sâbit (r.a.) ile ilgili kıssasını örnek olarak veriyor. Uhud harbinin bozgunluğu sırasında Asram (keskin kılıç saldırıcı) lâkabı ile mülekkap Amr ibn-i Sâbit, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e gelerek: “Yâ Rasûlâllah! Îman edip de mi harp edeyim, yoksa harp edip de öyle mi îman edeyim?” diye soruyor. Efendimiz (s.a.v.): “Önce îman et, sonra harp et! Yoksa mahrum olursun.” buyuruyor. Amr ibn-i Sâbit kuşluk vakti îman ediyor, harbe girip birçok müşrikleri kırdıktan sonra öğle ezanı okunmadan şehid oluyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Az işledi, çok kazandı.”[49] diye buyuruyor.
Daha sonra Ebû Hureyre (r.a.) sahabilere bilmece şeklinde soruyor:
— “Bana öyle birini söyleyiniz ki hiç namaz kılmadan cennete girmiş olsun?”
Sahabiler:
— “Cennete hiç namaz kılmadan giren olur mu?” dediklerinde;
— “İşte o Amr ibn-i Sâbit’tir. Kuşluk vakti îman etti; namaz vakti girmeden, öğleden evvel şehit oldu ve cennete gitti.” diyor.
İşte bir defa Allâhu Teâlâ’yı zikretmenin, ona bir defa hamdetmenin fazileti.
Cesedimiz çamurdan yaratılmıştır. Onun nasıl ki gıdaya ihtiyacı varsa, melek gibi nurdan yaratılmış olan rûhumuzun da mânevi gıdası zikrullahtır. Zikrullahtan gâfil olanların yarın Fezâil-i Ekber günü hiçbir geçerli mazeretleri olamayacağı tefsirde beyân buyuruluyor. Ne zenginlik, ne gençlik, ne de hastalık mâni. Mâni olan ne? Dünya alâkası. Dünya alâkası basit bir şey mi? “Dünya muhabbeti büyük günâhların en büyüğü, bütün hataların başıdır.” buyuruluyor.
* Şah-ı Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin yetiştirdiği iki halîfesinden Muhammed Pârisâ Hazretleri, hac niyeti ile memleketinden çıkmış, yolda bir şehirde sarraf dükkânına rastlamış. Dükkân sahibi genç, müşteri çok, alışverişi bol imiş. Üç cihetten dünyevî durumu gören Muhammed Pârisâ Hazretleri dükkân sahibinin kalbine teveccüh etmiş… Keşfen kalbinin Hak ile meşgul olduğunu görmüş. Tahsin buyurmuş. (Beğenip takdir etmiş.)
-“El kârda, gönül yârda” demiş.
Sonra Mekke’ye vardığında Beytullahı tavaf esnasında ak sakallı bir ihtiyarın Kâbe’nin örtüsüne sarılarak ağladığını görmüş. Gıbta ederek (imrenerek); “Keşke bu mübarek makamda ben de böyle iltica etsem, ağlasam” demiş. İhtiyarın kalbine teveccüh etmiş; Keşfen onun dünyalık istemeye geldiğini müşahade ederek müteessir olmuştur.
İşte ne gençlik, ne müşteri ne de zenginlik insanları Allâh’ı zikirden menedemez. Burada en mühim husus dünya alâkasıdır. Onu kalpten atmak kolaylıkla mümkün değildir. Bunun için şartlarına riâyetle çalışmaklığımız lâzımdır.
* İlim tahsili için Mısır’a gitmek üzere yola çıkan bir talebe Nil nehri üzerinde bir sazlığın arasına sığınmış bir âbidle karşılaşmış. Hoş sohbetten sonra âbid, “ne ile geçindiğini” soran genç’e cevaben;
—“Her gün üç balık tutuyorum; birini Allâh için infâk ediyorum, bir tanesini salıveriyorum, üçüncüsünü de kendim için alıkoyuyorum ve bu gördüğün yerde Cenâb-ı Hakk’a ibâdet ve taatle günlerimi geçiriyorum” demiş. Bu hali tahsin edip çok memnun olan genç’e, ayrılacağı zaman da şöyle demiş:
—“Mısıra vardığında Aziz’i (Melik) ziyaret et, benden selâm söyle ve dua talebimi kendilerine bildir.”
Genç, âbidin Melik’den dua talebine taaccüp ederek yanından ayrılmış. Mısıra vardıktan bir müddet sonra Melik’i ziyaret etmek üzere saraya varmış. Gördüğü ihtişam üzerine hatırından geçmiş ki; “o Allâh’a ibâdet ve taatten başka bir işi olmayan âbid, bu saltanatlı, debdebeli azizden ne duası talep ediyor.” Huzûra kabul edildiğinde, talebe genç arzusunu beyân etmeden, Melik ona kerameten min Allâh;
—“Bizim bu ihtişamlı sarayda oturuşumuz zâlimlerin elinden mazlumun hakkını almak, onları korumak içindir. Yoksa bu gördüğün saltanat bizi Cenâb-ı Hakk’ın zikrinden alıkoyamaz. O yolda gördüğün âbide de benden selâm söyle dünya muhabbetini gönlünden atsın” demiş. Bu sözler üzerine iyice şaşıran genç aldığı cevapları memleketine dönerken âbidi ziyaret ederek ona nakletmiş. O âbid kul ağlayarak; “Evet, Aziz-i Mısır doğru söylemiştir. Ben bu makamda kırk yıldır Allâh’a ibâdet ederim, dünya muhabbetini halâ kalbimden atamadım” demiştir.
Cenâb-ı Hakk (c.c.) ism-i tafdîl sıygası ile; “Allâh’ı zikir en büyüktür.”[50] buyuruyor.
Zikir çeşit çeşittir: Nefsi zelîl ederek zikir, dua ve münacaat için zikir, şükren zikir.
Cenâb-ı Hakk (c.c.): “Beni zikrediniz ben de sizi rahmetimle anayım, bana şükredin, sakın ola da küfre sapmayın.”[51] buyuruyor.
Cenâb-ı Hakk’ın saymakla bitiremeyeceğimiz çeşitli nimetleri ile mütelezziz oluyoruz Elhamdülillâh. Bunlara karşılık şükür vazifemizi onu zikrederek yerine getirmeğe çalışmaklığımız lâzımdır.
Zikir dil gürültüsüne getirilmeyecek. Hakkı ile “Allâh” denecek. O zaman Cenâb-ı Hakk’ın görülmemiş tecellilerine mazhar olunacaktır İnşaallah.
Bir harp dönüşü Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’e, o harp’te şehid olan Nevfel (r.a.)’ın annesi bir rivâyete göre de hatunu Nevfel (r.a.)’ın orduda bulunup bulunmadığını ve âkıbetini sordu.
Rasûl-i Ekrem’in gözleri yaşardı. Yanında olanlar da ağladılar. Şehadet haberini vermeğe mübârek kalbi dayanamadığından eliyle arka tarafı işâret edip geçtiler. Hz. Ömer, Osman, Ali (R. Anhüm) aynı şekilde cevap vermeden geçtiler. Ordunun en sonunda Hz. Ebûbekir geliyordu. Nevfel’in annesi veya hatunu gelip, Hz. Ebûbekir’den de sordu. O, Rasûl-i Ekrem’in mağara arkadaşı, yüksek sırların kaynağı, Hakk Teâlâ Hazretlerine tam bir teveccühle sakalını da ağzına alarak: “—Yâ Rabbi, bir gönül yıkmaktan Habib-i Ekrem’in sakındı, Ali, Osman, Ömer kaçındı. Ben zor vaziyette kaldım. Eğer Nevfel’in şehadet haberini versem Habibine muhalefet etmiş olurum. Doğru söylesem bir gönlü yıkmış olurum, yalan söylesem din yıkılır. Sen bana bir söz ilhâm et veya hatunun gönlünü teselli edecek bir kolaylık ihsân et!” diye dua etti. Ve içten gelerek, tam bir teslimiyetle “Yâ Allâh!” diye bağırdı. O anda okun yaydan çıktığı gibi Nevfel (r.a.), elinde kılıç olduğu hâlde gelerek Hz. Ebûbekir’e selâm verdi.
“— Beni mi çağırdın yâ Sıddîk, buradayım.” dedi.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) mescide gelip oturmuşlardı. Hz. Nevfel’in içeri girip selâm verdiğini gördüler. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), Hz. Nevfel’i karşılayıp selâmını aldı otururlarken “Bu Hakk Teâlânın bir âyetidir. Acaba kimin sebebiyle gelmiştir?” dedikleri sırada Cebrâil (a.s.) gelip: “Yâ Rasûlallâh şükür secdesi et! Hakk Teâlâ ümmetinden Hz. İsâ (a.s.) gibi ölüleri dirilten birini yaratmıştır. Hakk Teâlâ selâm eder, “Eğer mağara arkadaşın Sıddık, sakalı ağzında iken bir kere daha yâ Allâh” deseydi İzzetim Celâlim hakkı için bütün şehitleri diriltirdim. Ben Ebû Bekir’den razıyım. O da benden razı mıdır? Onun sözünün üzerine Nevfel’i dirilttim. Çünkü o cahiliyet devrinde de yalan söylememiştir” buyurduğunu haber verdi.
İşte hakkı ile “Allâh!” demenin dünyadaki neticesi. Muhakkak ki kıyamet günü elde edilecek netice daha da üstün olacaktır İnşaallah. Kalbin hamdi zikrullahtır. Kalp zikredemiyorsa hasta demektir. Katılık vardır, yumuşatmak lâzımdır. Kalp zikre başlarsa devrânı dem vasıtası ile zikir sadra, sonra nefse intikal edecek. Kişi nefsi ile zikre başladıktan sonradır ki nefsin sıfatları tahavvüle (değişmeye) başlar. Cenâb-ı Hakk cümlemizi zikri daimiyi koruyup, nefsini kemâle erdiren kullarından eylesin (âmin).
Teheccüde Kalkmak
Tezkiye-i nefsin dördüncü önemli şartı teheccüde kalkmaktır. Bütün mü’minler üzerine müekked sünnettir. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz için vacip hükmünde idi.
Hadis-i Kudsi’de; “Kullarım bana farzdan sonra en çok nâfilelerle yaklaşırlar.”[52] diye buyuruluyor.
Yine Cenâb-ı Hakk (c.c.): “Onlar o kimselerdir ki, geceleyin namaz kılmak için yataklarından kalkarlar; Rablerine, azâbından korkarak ve rahmetinden ümidvar olarak dua ederler.”[53] diye buyuruyor.
Sabah namazından -velev ki yarım saat de olsa- önce kalkıp teheccüd kılarak kalbin tasfiyesine çalışmaklığımız lâzımdır.[54] Geceleri teheccüde kalkmak müekked sünnettir. Nasıl ki öğle namazının ilk sünnetini cemaat kılıp farza durunca camiye gelen cemaat imama uyup farzı kılar ve sonradan ilk sünneti terketmeyip, hemen farzdan sonra kılarsa, geceleri teheccüde kalkmak da bu şekilde terki mümkün olmayan müekked sünnettir. Her mü’min devamla mükelleftir. Nitekim âyeti kerîmede; “Mü’minler teheccüde kalkarak Rablerini zikrederler.” buyuruluyor. Orada eksik kalan uyku sabah namazından sonra telâfi edilebilir. Zâten nefis mutmainne oluncaya kadar az yemek, az uyumak ve az konuşmak lâzımdır. Ondan sonra yenen yemek vücuda nûr oluyor, uykuyu da Cenâb-ı Hakk ibâdet sayıyor. Konuştuğu zaman da hakkı söylediği için herkes istifade ediyor.
Nefis Râdiye makamına geldiğinde kul Allâh (c.c.)’un bütün imtihanlarını sabır ve tevekkülle karşılıyor ve rıza gösteriyor. Mardiye makamında ise kulun bütün imtihanlarından Cenâb-ı Hakk hoşnud oluyor. Dünyaya imtihan için geldik Cenâb-ı Hakk cümlemizi hoşnut olduğu kulları zümresine ilhak eylesin. Âmîn.[55]
Hak Yolcularının Cenâb-ı Allâh’a Takarrubları (Yaklaşmaları) için Yegâne Melce’ (Sığınak) Gözyaşı’dır
Gözyaşı; için teessür ifadesi ve gözün niyâzıdır.
Gözyaşı; nedâmet (pişmanlık) mânâsını taşır, Allâh’a bir nevi tevbedir
Gözyaşı; aşıkın derunî hislerini coşturan kelimesiz ve sedâsız lisânıdır.
Gözyaşı; ârifin kalbinin tercümânıdır.
Gözyaşı; mağfiret için Allâh’ın kullarından istediği istirhâmıdır.
Gözyaşı; Hakk’ın rahmetini tahrik ve merhametini celbeder.
Gözyaşı; günahkârların sıdk u ihlâs ile Rablarına arz eyledikleri ubudiyet (kulluk) incisinin dâneleridir.
Gözyaşı; yokluğa erenlerin saadet sermayeleridir.
Gözyaşı; Allâh için öyle bir sermâye-i sadeftir (inci tanesidir) ki, rahmet, merhamet ve mağfiret habbelerini içinde taşıyan seyyid-ül istiğfâr ve tevbe-i nasûhdur.
Gözyaşı; günahkârın çâre-i gufrânıdır (affedilmesinin yoludur).
Gözyaşı; muhlisin habbe-i ihlâsıdır.
Gözyaşı; âsînin habl-i salâhıdır (kurtuluş ipidir).
Gözyaşı; hülâsa; vuslata erenlerin yegâne istinâtgâhıdır (dayanağıdır).
Sâlihlerle Sohbet Etmek
Tezkiye-i nefisde en önemli düsturlardan biri de muhakkak ki sâlih ve sâdıklarla beraber olmaktır. Buna dair delil olarak: Cenâb-ı Hakk, Tevbe Sûresinde: “Ey imân edenler, Allâh’tan korkun ve sâdıklarla beraber olunuz.”[56] diye emir buyuruyor. Bu hususta ağyârdan içtinaba (yabancılardan, salih olmayanlardan kaçınmaya) dair nehiy de var. “Nefsine zulmedelenlerle ihtilât etme, alışveriş biter bitmez, kalk savuş.”[57] diye emir buyuruluyor.
Kişinin manevî terakkîsinde (ilerlemesinde) beraber bulunduğu şahıslar çok önemlidir. Kalb’ten kalbe hâl inikâs eder (yansır). Nitekim hadîs-i şerîfte;
مِن الْقَلْبِ إِلَى الْقَلْبِ سَبِيلًا
“Minel kalbi ilel kalbi sebilâ.” buyuruluyor. Buna dair bir misâl; Gençliğimde Beylerbeyi’nde Adil Bey adında ehl-i hâl bir zât vardı. Bana bir tavsiyede bulundu. “Sadrını fâsık, fâcirlerden muhafaza et. Onlarla karşı karşıya getirme. Çünkü ben bir gün Ayasofya’da mevlid dinlerken, letâiflerim durdu. Üç gün çalıştıramadım. Meğer mevlid esnasında kalbi hasta olan birisi ile dizdize oturmuşum.” dedi. Camide mevlid dinleyen bir kimsenin kalbinden bu kadar aksi tesir husûle gelirse, alnını hiç secde-i Rahmâna koymamış birinin tesiri ne kadar olur, düşünelim. Bu inikâs kâbiliyeti hayvanlarda dahi mevcuttur. Bukalemun adında, diğer ismi Bahtabakan (olan), kertiş cinsinden kertenkele biçiminde, kuyruğu ile dala sarılır bir hayvan vardır. Hangi nesnenin üzerine konsa onun rengini alır. Gençliğimizde kırmızı fes giyilirdi; yaşlı olanlarımız bilir. Püsküllü, kalıba konur fes. Bu fesi alır, bukalemunun üzerine kapatır, bir müddet beklerdik. Bukalemun bir müddet sonra fesin rengini alır, kızarırdı. Daha sonra eski rengine dönerdi. Kadınların siyah renkli yağlığı (tülbenti) olurdu. Onu alırdık; bukalemunun üzerine kapatırdık, bir müddet sonra yağlığı (tülbenti) açınca bakardık ki hayvanın rengi siyaha dönmüş. Bir hayvanda bu inkılâp kabiliyeti olursa, ya insanın kalbine fâsık ve fâcirlerden veyahut sâlihlerden hâl aksi nasıl olur, düşünelim.
İnsanlar sevdikleri ile beraber bulunurlar. Bunun yarın mahşerde ve cennette de böyle olacağını bize hadîs-i şerîf müjdeliyor:
اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ
“El mer’u mea men ehabbe”, “Kişi sevdiği ile beraberdir”[58] buyuruluyor. Bu dünyada sâlih, sâdıklarla bulunan kişi yarın mahşer günü bu sâdık ve sâlih dostundan istifade edecek.
Sâlih dostların birbirine olan yardımlarının kıyâmet günü de devam edeceği, sâlih dostların birbirinden hasene alacakları tefsirde beyân ediliyor. Kıyâmet günü hesaba çekilen bir kulun seyyiâtı hasenatına (günâhı sevabına) denk geliyor. 1000 seyyiesi varsa 1000 de hasenesi var. Cenâb-ı Hakk, o kula; “Anana, babana git, bir hasene iste, bana getir, seni cennetime dâhil edeyim.” diye buyuruyor. O kul Allâh’ın lütfu ile anasını babasını bulup durumunu ona anlatıyor. Onlar; “Evlâdım, bugünkü günde biz kendimizi kurtaramadık ki, sana bir faydamız olsun.” diyorlar. O kul eli boş olarak Hakk’ın huzûruna varıyor ve; “Anam, babam vermediler, Yâ Rabbi!” diyor. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, o kuluna; “Senin benim rızam için sevdiğin bir dostun yok muydu?” diye soruyor. Cenâb-ı Hakk o kulun hatırına getiriyor; “Evet, yâ Rabbi! Filan kulunla biz dünya hayatında senin rızan için sevişirdik (birbirimizi severdik).” diyor. Gidip o dostunu bulup durumunu anlatıyor. Kardeşi “Hay hay ne kadar hasene istersen alabilirsin. Ben kendimi kurtaramadım; bari sen kendini kurtar.” diyor. Hesap veren kul Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna sevinçle geliyor ve durumu arz ediyor. Bunun üzerine Sübhan olan Rabbimiz: “Yâ!, Öyle mi!.. O böyle bir ızdıraplı gününde kardeşine acıyarak hasene veriyor, ben ise Erhamürrâhimîn’im, her ikinizi de affettim.” buyuruyor.
Hadîs-i şerîfte “Dünya âhiretin ekeneğidir (tarlasıdır).”[59] buyuruluyor. Kişi bu dünyada ne ekerse yarın onu biçecektir. Allâh’a asî olanlarla düşüp kalkan kişi yarın da onlarla haşrolacaktır. Tefsirin beyânına nazaran arkadaşına ihanet eden bir kimseden sâdık bir köpek daha hayırlıdır diye buyuruluyor.
Adamın biri bir şahsı öldürüp kuyuya atıyor, öldürülen adamın köpeği kuyunun başından ayrılmıyor. Kuyuya gelenlerden sadece birine havlıyor. O şahsa soruyorlar: “Bu kuyudaki adamı sen mi öldürdün?” İtiraf etmek mecburiyetinde kalıyor. Böylece köpek sahibinin intikamını almış oluyor. Tefsirde İbn-i Abbas (r.a.) beyân ediyor; “Sahibine mutî olan köpek, arkadaşına hıyânet eden kişiden daha iyidir.”
Cenâb-ı Hakk (c.c.): “Bana inâbe edenin yoluna tabi ol.”[60] buyuruyor.
Ayrıca; “Bağteten (Ansızın) azaba dûçar olmadan inâbe ediniz, sonra yardım olunmazsınız.”[61] buyuruyor.
Ayrıca: “Rasûlullâh’ın (yoluna ve yolundakilere) ölünceye kadar teslimiyet sözü verenler, bîat edenler ancak Allâh’a bîat etmiş olurlar.”[62] buyuruyor.
Cenâb-ı Hakk’ın yoluna tabî olan, inâbe eden sulehâyı ettibâ’nın iki cihân saadetine nâil olacağı apaçık beyân ediliyor. Sâlih kişilerden dünyada, kabirde ve mahşerde istifâde edileceğine dair birçok misâller vardır. Nitekim sulehâya intisâb edip teslimiyet göstererek nasıl teşekkür edildiği misâlde beyân buyuruluyor.
Allâme Taftâzânî’nin talebelerinden birinden hocasının huzûrunda hikmetli kelâmlar sadır olmuş. Hocası; “Bunları ben sana öğretmedim, sen nerede öğrendin?” diye soruyor. “Ben bir şeyhe intisâb ettim. Zikir yapıyorum; böylece hikmetli konuşuyorum” diyor. Bunun üzerine Allâme Taftâzânî de aynı şeyhe intisap ediyor.[63] Fakat ya “teslimiyet” yok veya “nasip “ yok; istifade edemiyor. Aynı hâl kendisinde zuhur etmiyor.
Bi-izni’llâh Hak dostlarından istifade kabirde de devam ediyor. Buna dair iki misâl:
Adana’nın Misis nahiyesinin Abdoğlu köyünde bir Ermeni çocuğu değirmene buğdayını hayvanı ile öğütmeye götürüyor. Dönüşte un çuvalları eşeğin üzerinden kayıp yere düşüyor. Gece olup kafileden de geri kaldığı ve çocuk da olduğu için çuvalları yükleyemiyor, çaresiz kalıyor. Köydeki Kâdirî dervişlerinin: “Darda kaldığında yetiş yâ Abdülkadir Geylâni (k.s.) dersen, müşkülâtın (sorunların) hallolur.” sözü hatırına geliyor. Derhâl çocuk “Yetiş yâ Abdülkadir Geylâni!” diye bağırıyor. Bunun üzerine bi-izni’llâh ruhaniyet-i pîr imdâda yetişiyor ve çocuğun çuvallarını hayvana yüklüyor, çocuk da kâfileye yetişiyor.[64]
Çocukluğumda benden yaşı küçük hemşirem ayağının üzerinde yürüyemezdi. O zaman Adana’da bulunuyorduk. “Kaplanca Dede adında bir ziyâretgâh var, oraya bu çocuğu götürürseniz, bi-izni’llâh iyi olur dediler.” Vâlidemle beraber hemşiremi oraya götürdük. Türbede gece yatarken hemşirem çağırdı (bağırdı). Vâlidem; “Ne oldu kızım, neyin var?” diye sordu. Hemşirem; “Anne bu türbedeki dede kalktı, benim kalçamı çekti.” dedi. O günden sonra, vefâtına kadar hemşirem normal olarak yürüdü ve bir daha ayak ağrısı çekmedi.
Cenâb-ı Hakk bizleri sâlih ve sâdık kulları ile yaşayıp, onlarla haşrolmağa muvaffak buyursun. Cenâb-ı Hakk cümlemizi
تَوَفَّنٖي مُسْلِماً وَاَلْحِقْنٖي بِالصَّالِحٖينَ
“Teveffenî müslimen ve elhıknî bissâlihîn.”[65] (Benim canımı müslüman olarak al. Beni sâlihler (zümresin)e kat.) âyet-i celîlesinin sırrına mâsadak etsin. Âmîn.
[1] Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.) Efendi Hazretlerinin “Tasfiye-i Kalb ve Tezkiye-i Nefs” Sohbetlerinden Notlar, Ömer Muhammed Öztürk, Misvak Neşriyat, 2026.
[2] Allâh (c.c.)’yu unutmadan yaşayıp O’nu bolca zikreden kişilere Rasûlullâh (s.a.v.): “Hammadûn Zümresi” ismini vermiştir. Mahşer sabahı herkes hesap için beklerken bu zümrede bulunan bahtiyar kullar hiç beklemeden ve hesap kitap görmeden cennete dâhil olacaklardır. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.1 s.217)
[3] Kıyâme sûresi, âyet: 36
[4] Mü’minûn sûresi, âyet: 115
[5] İbrâhîm sûresi, âyet: 34
[6] İbrâhim sûresi, âyet: 7
[7] Yâsîn sûresi, âyet: 59
[8] Ankebût sûresi, âyet: 57
[9] İsrâ sûresi, âyet: 70
[10] Tâhâ sûresi, âyet: 124.
[11] Tâhâ sûresi, âyet: 125-126.
[12] Âl-i İmrân sûresi, âyet: 106-107.
[13] Rahmân sûresi, âyet: 41.
[14] Lokmân sûresi, âyet: 11.
[15] Ahkâf sûresi, âyet: 32.
[16] Hac sûresi, âyet: 72.
[17] Neml sûresi, âyet: 80.
[18] Bakara sûresi, âyet: 10.
[19] Ahzâb sûresi, âyet: 4
[20] Münâfikûn sûresi, âyet: 9
[21] Sahîh-i Buhârî 6407, Sahih-i Müslim 779
[22] Bakara sûresi, âyet: 74
[23] En’âm sûresi, âyet: 68
[24] İnşirâh sûresi, âyet: 1
[25] Tâhâ sûresi, âyet: 25-26
[26] Zümer sûresi, âyet: 22
[27] En’âm sûresi, âyet: 125
[28] Hac sûresi, âyet: 2
[29] Abdulkâdir Geylânî (k.s.) şöyle buyuruyor: “Nefis öyle bir varlıktır ki aklı yoktur, gözü görmez kulağı sağırdır, sadece konuşur.” Düşünün evinizde böyle bir çocuğunuz, kardeşiniz veya bir mahluk olsa bir an yalnız bırakmayıp gözetim altında tutmak istersiniz. Ayrılmak isteseniz bir yerlere bağlayıp gidersiniz. Bunun gibi kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesi ile meşgul olan kişi nefsin böyle olduğunu bilip murâkabesini bir lahza olsun bırakmamalıdır. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.1 s.218)
[30] Tevbe sûresi, âyet: 117
[31] Tevbe sûresi, âyet: 118
[32] Tevbe sûresi, âyet: 119
[33] Şems sûresi, âyet: 9
[34] Şems sûresi, âyet: 10
[35] Fecr sûresi, âyet: 27-30
[36] Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.) Hazretleri: “Mü’minlerin yemeği iki, sâlihlerin sıddîkların yemeği birdir.” buyururdu. “Koyun gibi yiyip içip uyumaya gelmedik.” derdi. Edebinden dolayı hayvan demezdi, onun yerine koyun derdi. Dolayısıyla üç vakit yemek yemeyi kabul etmezdi. Yemek yerken de mideyi tam olarak doldurmamak gerekir. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.1 s.211)
[37] Az yemeye alışmanın en önemli yollarında biri de nafile oruç tutmaktır. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.) Hazretleri, bunu ilk önce her ayda üç gün oruç tutmak şeklinde îzâh ederlerdi. Yâni Arabî ayların önce birinde, onunda, yirmisinde veya onunda, yirmisinde, otuzunda tutulacak. Bunda muvaffak olunursa bu üç oruç birleştirilecek. Eyyâm-ı biyz denilen beyaz günlerde yâni hilâlin 13-14-15’inde tutulacak. Bunda da muvaffak olunursa pazartesi, perşembe günleri tutulacak ki Nebî (s.a.v.)’in en son sünnet olarak bıraktığı oruç budur. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.1 s.213)
[38] Hz. Sâmî (k.s.): “İnsanın dimağı sabahleyin hiçbir şey yemeden açık oluyor. Talebe olup derslerini hıfzetmeye çalışanlar sabahları erken kalkıp çalışsalar akşamdaki harcıyacakları vaktin yarısında neticeye ulaşırlar.” buyururdu.
[39] Yeme içmenin sevgisinden kurtulmak, kalp zâkir kalp hâline geldikten sonra gerçekleşir. Eğer bu işe başladıysak hedefimiz yemek içmek olmamalı. Az yemeye devam eden kişi ne gibi felâketlerden kurtulduğunu mahşer sabahı daha iyi anlayacak. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.1 s.215)
[40] Tâhâ sûresi, âyet: 14
[41] Benzer lafızla; Hâkim, Tergîb ve Terhîb, 1/502
[42] Ahmed bin Hanbel, Müsned.
[43] Efendi Hazretleri bu kıssayı anlatırlarken Akşemseddin Hazretlerinin Sultan Fatih’e “Birinci tekbirde neredeydin?” diye sorduklarını da naklederlerdi. Abdulkadir Geylani (k.s.) Hazretlerinin beyânına göre bir ülkenin idaresini Allâh (c.c.)’nun hükümlerini tatbik için üzerine alan kişiye Allâh (c.c.) çalışma karşılığı olmaksızın Kutbiyyet makamı verir. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.1 s.236)
[44] Fetih sûresi, âyet: 11
[45] Ahzâb sûresi, âyet: 41; (Bakara ve Cuma Sûrelerinde mükerreren).
[46] Zikr-i dâimiden maksat sabahtan akşama kadar elimize tesbih alıp hiçbir şey yapmadan Allâhu azîmüşşânı zikretmek değildir. Sabahtan akşama kadar Şer’i Şerîf ’e uyarak bu tarikatın sınırlarını korumaktır. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri: “Şeriatsız tarîkat zındıklıktır.” buyuruyor. Önemli olan Allâh (c.c.)’nun emirlerine uyarak Allâh (c.c.)’yu unutmadan yaşamaktır. İnsan yolda giderken de yatarken de otururken de Allâh (c.c.)’dan gâfil olmamalıdır. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.1 s.218)
[47] İsm-i Azam (en büyük ad): Allâh’ın Kur’ân’da geçen yüz isminden doksandokuzu belli olan Esma-i Hüsnâ’sının fevkindeki adı. “Allâh veya Hüve ismidir” rivayeti meşhurdur.
[48] Malum olduğu üzere dünyanın tamamına hâkim olan dört kişi gelmiştir: Müslümanlardan Hz. Süleyman ve İskender-i Zülkarneyn, kafirlerden Nemrut ve Şeddad’dır.
[49] Sahîh-i Buhârî, “Cihâd”, 13 “
[50] Ankebût sûresi, âyet: 45
[51] Bakara sûresi, âyet: 152
[52] Buhârî, Rikāk, 38 (Hadis no: 6502).
[53] Secde sûresi, âyet: 16.
[54] Teheccüd namazını ulemâ, gece bir müddet yattıktan sonra kalkılıp kılınan namaz olarak tanımlıyor. İki rekatten on iki rekate kadar kılınabilir. Hz. Sâmî (k.s.): “İki az olmaz mı?” buyurarak ihvânın en az dört rekat kılmalarını arzu ederdi. Önce dört rekat olarak başlanmalı. Ona alışınca 1-2 sene sonra altı rek’ate, ona da alışınca sekiz rek’ate, ona da alışınca, on rek’ate, ona da alışınca on iki rek’ate çıkarmalı. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.1 s.229)
[55] Teheccüd vakti gözyaşı dökerek Hakk’a tazarru ve niyazda bulunmak kalbin tasfiyesinde en önemli bir unsurdur.
[56] Tevbe sûresi, âyet: 119.
[57] En’âm sûresi, âyet: 68.
[58] Buhârî, Edeb 96; Müslim, Birr 161, 163-165.
[59] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, 412
[60] Lokman sûresi, âyet: 15
[61] Zümer sûresi, âyet: 54
[62] Fetih sûresi, âyet: 10
[63] Efendi Hazretleri burayı anlatırken “oğlum beni de götür üstadına” diyerek bastonunu aldı ve talebesinin arkasına düştü” diye anlatırlardı.
[64] İhvândan Bahâ Bey isimli (Cilt Mütehassısı, Doktor) saf bir kimse; Sâmî Efendi Hazretleri bu kıssayı anlatırken kalkıp, “Vallâhi bu zât zamanın Abdulkadir Geylani’sidir. Ne zaman bir dara düşsem Yetiş yâ Hazret-i Sâmî derim. Müşkülüm hallolur.” Deyince sırrının ifşâ olmasından hoşlanmayan Hazret, sohbeti yarıda kesip oradan ayrılmıştır. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.1 s.229)
[65] Yûsuf sûresi, âyet: 101.