Kategorisiz

 

HAYATI

Takdim

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

 اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

Hayat yolculuğunda en önemli mesele, kişinin tâbi olacağı önderin seçimi meselesidir. Önder tabii ki Rasûlullâh (s.a.v.)’dir. Ama onun yaşayışını hayatında tatbik etmiş olan insanları da tanıyıp bilmemiz ve onların yaşayışlarını da öğrenmemiz gerekir. Böylece, Allâh Rasûlü (s.a.v.)’in getirdiği dinin, diğer insanlar tarafından Nebî (s.a.v.)’in emir buyurduğu şekilde yaşanabilir olduğu görülmüş olur. Bu sâyede ‘Bunu ancak Nebî (s.a.v.) yaşamıştır.’ düşüncesinden kurtulmak mümkün olur.

Rasûlullâh (s.a.v.): “Âlimler nebîlerin vârisleridir.” buyuruyor. Nebî (s.a.v.)’e vâris olan hakîki âlimlerin hayatlarını bilmek gerekir. Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Hazretleri, âlimi beşinci mertebede gösteriyor; yâni İslâm, îman, îkan, irfân, ondan sonra âlim. Nebî (s.a.v.) o âlimi kastediyor. İşte Hz. Sâmi, vâris-i Nebî bir zât idi.

Ezher Üniversitesi hocalarından, Şeyh Mahmûd isminde âlim bir zât, Mısır’da Korkut Özal’ın bir konferansında Fakîri, “Türkiye’de İslâmî Gençlik hareketini başlattı” diye duyunca Medine-i Münevvere’ye gelerek tanışmak istedi. Bana üstâdımın kim olduğunu sordu, Hazreti duymamış bunun üzerine üstadımın hâl ve kelâmlarından bahsetmemi istemişti. Ben de Mahmûd Sâmî Hazretlerinin sünnet anlayışına örnek olarak o an aklıma gelen şu örneği verdim: Efendi Hazretleri’nin her gün bildiğim kadarıyla en az on defa abdest aldığını ve abdest almaya giderken hanımının odasından geçtiğini; odasından her geçişinde hiç üşenmeden Hacı Anne’ye seslendiğini ve bunun en az altmış sene sürdüğünü anlattım. Çünkü Hazret-i Sâmî (k.s.) her kalkışı bir sefer kabul ediyor ve Rasûlullâh (s.a.v.)’in: “Seferden dönüşte ailenizin yanına haber vermeden girmeyin.” emrine uymak için her kalkışında da eşine haber veriyordu. Bunun üzerine Mısırlı âlim ayağa kalkarak: “Vallâhi bu zât; Sâhibü’z-Zamân’dır. Sünnet’i bu kadar kapsamlı bir şekilde anlayıp tatbik etmek ancak ona mahsûstur, Sâhibü’z-Zamân’dan başkası bunu yapamaz.” dedi.

Mısırlı âlim, daha sonra şöyle devam etti: “Ben Medine’ye gelince seni tanımak istedim. Şimdi seni görmüş, üstâdını da tanımış oldum. Ancak bu dönemde insanlara deniyor ki, “Sünnet-i Seniyye’ye tam uygun bir hayat bu devirde imkânsızdır.” 96 yıllık ömründe Sünnet’i bu denli anlayıp tatbik etmiş bir kimsenin hayatını kitap hâline getirip Ümmet-i Muhammed’e anlatmanız lâzım. Allâh (c.c.) bunu size sorar.’ 20. asrın neredeyse tamamını yaşamış. Onun hayatını Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e anlatmanız lâzım ki insanlar 20. asırda da, yâni cehâletin zirveye çıktığı devirde de, teknolojiyi ilim gibi gösterdikleri zamanda da Sünnet’e tamamen uygun bir hayatın yaşanabilir olduğunu anlasınlar. İşte bu eserin neşrinin arka planında Mısırlı âlimin sözleri yatar.

Son zamanlarda, Hazret-i Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), çok kimse tarafından çeşitli vesilelerle anlatılmakta, hayatları ve hatıraları kitaplara konu edilmektedir. Hayatı ile günümüz müslümanlarına güzel bir örnek olan Mahmûd Sâmî Hazretlerini unutmamak ve yolundan gitmek için önemli bir hizmettir. Ancak, bazen hakîkate aykırı nakillerle Hazret-i Sâmî (k.s.) övülmek istenirken küçültülmekte; bazen de kimi çevrelerin menfaati için, kendilerinin asla söylemediği asılsız sözler nakledilmektedir. Bunun sebebi, düşmanlarının bile hakkını teslim ettiği, herkes tarafından hüsn-ü kabul gören bir zât olan Hazret-i Sâmî (k.s.)’u, bazı insanların kendi iddia ve dâvâlarının doğruluğuna şahit gösterme çabalarıdır. Hatta hiç görüşmediği kimselerle dostluğuna dair rivâyetler ortada dolaşmakta, tarihî olarak bile tutarsız kimi rivâyetlerle yanlış yönlendirmeler yapılmaktadır.

Hâlbuki böyle büyük zâtların hâl ve hayatından bahsederken, olduğu gibi dosdoğru nakletmek kâfidir. Mübâlağalı sözlere, uçuk kaçık rivayetlere gerek yoktur. Onların kerâmeti, Muhyiddin ibn-i Arabî (k.s.) Hazretlerinin ifadeleriyle: Yirmidört saat sünnet-i seniyyeye ittibâ iledir.

ÖMER ÖZTÜRK

Not: Elinizdeki eser müellif Ömer Öztürk Efendi’nin sohbetlerinin, yayınevimiz editörleri tarafından yazıya dökülerek düzenlenmesiyle ortaya çıkmıştır. Kendilerinin sohbetleri 2010 senesinden itibaren kayda alınıp yayınlanmaya başlanmıştır. Dolayısıyla bu kitabı teşkil eden bilgiler 2010’dan sonra yapılan sohbetlerden derlenmiştir. Derlenip basılacak duruma gelmesi birkaç yıl sürmüştür. Özellikle Sami Efendi hazretlerinin sene-i devriyesinde gerek Medine-i Münevvere’de gerek Türkiye’de yaptıkları sohbetlerin yazıya dökümü asıl kaynak olmuştur. Bahsi geçen sohbetler hâlen Fatih Gençlik Vakfı ve Ömer Muhammed Öztürk Youtube kanallarında yayındadır. 

Bu mühim eserde karşılaşabileceğiniz her türlü eksiklik, kitabı yayına hazırlayanlara ait olup, başta Hz. Mahmûd Sâmî Hazretleri’nin azîz ruhaniyetinden ve Muhterem müellif Ömer Öztürk’ten bağışlanma ve siz kıymetli okurlarımızdan anlayış niyaz ediyoruz.

Ömer Efendi, 20 yılı aşkın bir süre Sâmi Efendi Hazretlerinin yakın hizmetini görmüş, hazarda ve seferde beraber bulunmuştur. Ömer Öztürk Efendi, hâlen o zâtın yolunu devam ettirdiği, mânevî evlâdı ve hakîki vekili olduğu hâlde söz haklarını kullanmamış, tâbi olduğu vasiyete göre hareket etmiş ve kendi mecrâsında hizmetlerine devam etmiştir. Kendileri, bütün sohbetlerinde, Nebî (s.a.v.) ve sahâbilerden sonra en çok Üstad’ı Hz. Mahmûd Sâmî (k.s.)’u anlatmışlardır.  Allâh (c.c.), büyüklerimizin himmetini ve gölgesini üzerimizden eksik etmesin. Bizleri onların nurlu yolundan ayırmasın.

MİSVAK NEŞRİYAT

 

HAYATININ İLK DÖNEMİ

Nesebi

Babası Mücteba Bey, annesi Ümmü Gülsüm Hanım’dır. Dedesinin ismi Abdurrahman, büyük dedeleri ise İshâk ve Hüseyin Efendiler’dir. Büyük Türk beyliklerinden Ramazânoğlu Beyliği’nin son beylerinden olan Abdülhâdî Efendi’nin[1] tespitine göre Ramazanoğlu Beyliği aslen Türkler’in, Oğuzlar’ın Üçoklar kolunun Yüreğir boyuna mensuptur. Aynı zamanda şecereleri büyük Türk Hâkânı Nûreddîn Zengî vâsıtası ile Seyfullâh Hazret-i Hâlid bin Velîd (r.a.)’e dayanır.

Kendilerinin anlattığına göre dedelerinden Hüseyin Efendi Hâfız-ı Kur’ân, Reisü’l Kurrâ’dır. Naaşı, vefâtından yaklaşık iki yüz sene sonra defnolunduğu yerden kaldırılması gerektiğinde (ki kendileri de bu muamele esnasında orada hâzır bulunmuşlardır) kabir açılmış ve cesedin hiç bozulmadığı görülmüştür. Nitekim Kur’ân’ı hıfzeden ve hâfız olarak vefât eden kişilerin cesetlerini toprağın çürütemeyeceği hadîs-i şerîflerde beyân buyurulmuştur.

Doğumu

1892 yılında Adana’nın Tepebağ Mahallesinde dünyâyı teşrîf eden Hazret-i Sâmî (k.s.), kendi ifadeleriyle[2] doğumunu şöyle nakletmektedir:

— “Benim doğumum (h.1308) târihindedir: Adana’da Vakıfsarayı’ndadır.”  

Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelerek:

— “Bu evde, yakında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır. Adını Sâmî koyunuz. Hayırlı bir insan olacaktır.” diyor ve gidiyor.

Bir müddet sonra doğum gerçekleşiyor; oğlan oluyor. Adı: “Muhammed Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrâr geldiğinde oğlan doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed Mahmûd Sâmî” konulduğunu öğrenince:

— “Sandıktaki emânetimi veriniz!” diyor.

Ona benzer bir ‘emâneti’ veriyorlar:

— “Bu değil; esâs sandıktaki bana ait olan emâneti veriniz!” diyor.

Meğer istediği ‘emânet’ bir yelekmiş; onu veriyorlar. Memnûn oluyor; duâ edip gidiyor.

Efendi Hazretleri bu hâdise hakkında damadı Ömer Kirazoğlu’na şöyle buyurmuşlar:

— “Bunu kaydediniz, mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen kaydet. İleride neşredilir. İyi olur, hayırlı olur.”

Hazret-i Sâmî, kendi üslûbu ve mahviyet hâli gereği, bu zâtın kim olduğunu açıkça ifade etmemiştir. Zira Hazret, büyük bir tevâzu içerisinde, gördüğü şeyleri ve yaşanan bazı sırları çoğu zaman açıklamaktan sakınırdı.

Ancak, halîfesi olan Adanalı Bakkal Hasan Akbaşgil Efendi Hazretleri, bu zâtın kim olduğunu:

— “Gelen zât, Hızır Aleyhisselâm’dı. İnsan sûretinde görünmek için hediye istedi.” diye izah etmişlerdi.

Efendi Hazretleri’ne (k.s.) 1950’li yılların başlarında İstanbul’a gelişinden sonra Fahr-i Kâinât (s.a.v.) Efendimiz tarafından “Mahmûd” ismini kullanması emredilmiş ve o da icâzetli halîfesi Adanalı Hacı Hasan Efendi’ye:

— “Fakîr’e bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diyerek, emir gereği bu büyük müjdeyi ilan etmiştir.

Çocukluk Dönemi

Adana’nın en köklü ve varlıklı âilelerinden Ramazanoğulları’nın bir ferdi olan Hazret-i Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)’un çocukluk yılları Adana’da geçmiştir. Yaz mevsimlerinde ise genelde âilesi ile birlikte Tarsus’un Namrun Yaylası’na çıkmışlardır.

Çocukluktan itibaren İslâmî bir terbiye ile muhabbet dolu bir ortamda yetişmiştir. Kendisi o günleri şöyle hatırlardı:

— “Babaannem beni kuzu başlı, kıvırcık saçlı Sâmî’m diye sever başımı okşardı.”

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Abdülkadir Geylani (k.s.) gibi büyük velîlerde çocukluklarından itibaren görülen bazı hususiyetler ve mânevi temayüller, Hazret-i Sâmî’de de küçük yaşlarda görülmüştür.

Çocuk yaşlarında muhtereme annesi, kendisini akranlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiğinde, Hazret-i Sâmî (k.s.) ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşundaki gibi oturarak, uzaklara semâya gözlerini diker; tefekkür ederdi. O yaşta bile Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in Mi’râc’daki haline işâret eden o edep üzere dururdu.

Henüz 6-7 yaşlarında iken, neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu kendisine sorulduğunda:

— “Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuştur.

İşte hadîs-i şerîfi telmih, işte Sünnet’e bağlılık…

Cevap, o yaşta elde edilen bir ilim tahsilinin neticesi olamayacağına göre, bu hâl Sâmî Efendi Hazretleri’nin Hakk Teâlâ’nın lütf-u keremi ile doğuştan Muhammedî (s.a.v.) bir fıtrata ve ahlâka sâhip olduklarına işâret olsa gerektir.

Şemâili

Uzuna yakın orta boylu, buğday tenli, seyrek sakallı, kıvırcık saçlı, çukurca elâ gözlü; zayıf olmasına rağmen mütenâsip vücutlu idi. Başı küçükçe idi. Temiz, sâde ve düzgün giyinirdi. Sakalı bir tutamı geçmezdi. Sîmâsındaki güzellik tarif edilemezdi. Kendisine bakılınca Allâh (c.c.) hatırlanırdı.

Merhûm Ali Ulvi Kurucu bu hakîkati şöyle anlatır:[3]

Kendilerini ilk gördüğüm o anda, Rasûl-i Zîşan Efendimiz’in;

“Evliyâ nasıl olur? Velî kimdir?” sualine verdikleri cevap gönlüme doğdu.

Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyururlar:

“Evliyâ, yâni Allâh dostu olanlar; kendisini gördüğünüzde, size Allâh’ı hatırlatan kimselerdir.”

Evet, velîlik alâmeti, ne taçtır, ne hırkadır, ne kisvedir, ne alkıştır, ne de şan ve şöhrettir. Velî, kendisini gördüğümüzde kalbimizdeki aksi, uyandırdığı intiba, duygu nedir, ona bakılacak…

Sâmî Efendi’yi ilk gördüğümde bu hadîs-i şerîfin meali, aynen gönlüme doğdu. “Velî, Allâh dostu, kendisini gördüğünüzde, size Cenâb-ı Hakk’ı hatırlatan kimsedir.”

“Fakîr, bunu merhûm Şeyh Sâmî Efendi’de gördüm.”

Mahmûd Sâmî Hazretleri’ne ait hüviyet cüzdanının sûreti. Hüviyet cüzdanında göz rengi elâ, ten rengi buğday, saç rengi ise kır olarak kayıtlıdır.

DERGAH YILLARI

İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da daima yüksek derecelerle tamamlayan Hazret-i Sâmî (k.s.), yüksek tahsilini İstanbul’da yapar. Dâru’l-Fünûn Mektebi (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitirir.[4]

Dönemin Darü’l-Fünûn Mektebi Hukuk Fakültesi
hoca ve talebelerinin bir hatıra fotoğrafı.

Talebeliği yıllarında, Gümüşânevî Dergâhı’na devam ettiği günlerde, Bâyezid dersiâmlarından Rüştü Efendi:[5]

— “Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhü’l-Meşâyih[6] Es’ad Erbilî Hazretleri’ne götüreyim.” der.

Bu teklifi kabul eden Sâmî Efendi Hazretleri, Rüştü Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler. O sırada 23 yaşındadır.

Şeyhü’l-Meşâyih Muhammed Es’ad
Erbilî Hazretleri (k.s.).

Bu ilk karşılaşmanın devâmını Hazret-i Sâmî (k.s.), şöyle anlatır:

— “Üstâdın huzûruna varıp ellerini öptük.”

Rüştü Hocaefendi:

— “Üstâd, bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin evlâtlarından Adanalı Sâmî Efendi.” deyince; Es’ad Efendi Hazretleri birden:

— “Hâyır! O bizim evlâdımız.” Buyurdular.

Bunun üzerine, orada devam ettiğim evrâdın ne olduğunu sordular.

“Günde beş bin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı Kerîm tilâveti, Delâil-i Hayrât” diye cevap verdim. 

— “Evlâdım hastalık nerede ise tedâviye oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik bunları terk edip kalbî zikre başlayacaksın” buyurdular ve Fakîr’e inâbe verdiler.”

O zamana kadar, Es’ad Efendi Hazretleri’nin herhangi bir kimse için böyle bir şey söylediği görülmemişti. Âdeta akarsu deryâya kavuşmuş, su mecrâını bulmuştu.

Cenâb-ı Hakk’ın lütf-u inâyeti ile Sâmî Efendi Hazretleri birkaç ayda seyr-u sülûkunu ikmâl buyurur. Esâd Erbilî Hazretleri tarafından o genç yaşta kendisine icâzet verilir.

Daha önce iki yıl devam edilen dergâhta olmayan tecellî, burada birkaç ay gibi kısa bir zamanda gerçekleşir. Elhamdülillâh… Burada bir hususu beyân etmekte fayda vardır. Biz bahsi geçen büyüklerimiz arasında (hâşâ) bir kıyaslama yapmıyoruz. Zira hepsi Allâh dostudur, her biri birer rahmet menbaıdır. Biz ancak onların affını ve şefaatini dileriz. Muradımız yalnızca vakıayı nakletmektir. 

Bir müddet sonra Sâmî Efendi Hazretleri’ne bu dergâhta Es’ad Efendi Hazretleri tarafından hilâfet, daha sonra da mutlak hilâfet verilmiştir.[7]

Tarîkat-ı Âlî’deki Silsilesi

Hazret-i Mahmûd Sâmî, şeyhi Es’ad Efendi Hazretleri gibi Kâdirîyye’den de ders vermekle birlikte Nakşibendi Tarîkatı şeyhidir. Silsilesi şu şekildedir:

Hazret-i Ebû Bekir Sıddık (r.a.)[8]

Selmân-ı Fârisî (r.a.)

Kâsım b. Muhammed (r.a.)

Câfer-i Sâdık (r.a.)

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.)

Ebû Hasan el-Harakânî (k.s.)

Ebû Alî Farmedî (k.s.)

Yûsuf Hemedânî (k.s.)

Abdulhâlık Gucdevânî (k.s.)

Ârif-i Rîvegerî (k.s.)

Mahmûd Fağnevî (k.s.)

Alî Râmîtenî (k.s.)

Muhammed Baba es-Semmâsî (k.s.)

Emîr Külâl (k.s.)

Şâh-ı Nakşibend M. Bahauddîn-i Buhârî (k.s.)

Alâeddin-i Attâr (k.s.)

Ya’kûb-i Çerhî (k.s.)

Ubeydullâh-ı Ahrâr (k.s.)

Muhammed Zâhid (k.s.)

Derviş Muhammed (k.s.)

Hâcegî Muhammed Emkenegî (k.s.)

Muhammed Bâkî Billah (k.s.)

İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî (k.s.)

Muhammed Mâsum Serhendî (k.s.)

Muhammed Seyfeddin Serhendî (k.s.)

Nûr Muhammed Bedâyunî (k.s.)

Mirza Mazhâr Cân-ı Cânân (k.s.)

Abdullah-ı Dehlevî (k.s.)

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (k.s.)

Tâhâ el-Hakkârî (k.s.)

Tâhâ el-Harîrî (k.s.)

Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.)

Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)

Pîr Efendimizin şu sözleri, Mahmûd Sâmî Efendi Hazretleri’nin Nakşibendiyye yolundaki ehliyet ve liyâkatini ne güzel ifade etmektedir:

“Kıymetli kardeşlerime şunu arz edebilirim ki; kalp tasfiyesi ve nefs tezkiyesi yapmak isteyenler, Nakşibendiyye silsilesinden feyz almayı arzu edenler, Sâmî Efendi’nin musâhabesine (sohbetlerine ve onunla beraber olmaya) devam eder, beyân ettiği âdaba titizlikle riâyet ederlerse, muradlarına nâil olacakları şüphesizdir.”

Hazret-i Sâmî (k.s.)’un Dergâhtaki Günleri

Dergâhta geçirdiği günlerde Sâmî Efendi, bir taraftan hocasının hizmetiyle meşgul olup kendisine verilen tarîkat derslerini yerine getirirken; aynı zamanda dergâhın ve orada bulunan ihvânın her türlü ihtiyaçlarıyla ilgilenirdi. Dergâhın temizliği ve hocasının hizmetlerini severek yapardı. Her gece erkenden kalkarak suları ısıtır, etrafı süpürürdü. Ali Yektâ Efendi’nin deyimiyle:

— “Sâmî Efendi o zaman çok genç olmasına rağmen, bugünkü gibi kâmil ve hâl sâhibi idi.”

Sol başta: Mahmûd Sâmî Hazretleri, gençlik yıllarında, Kelâmî Dergâhı’nda.

Sâmî Efendi’nin Kelâmî Dergâhı’ndaki hizmet günlerine âit şu hâtırayı, Adapazarlı Pehlivan Mehmet Efendi şöyle anlatır:

Adapazarı’ndan on arkadaşımla berâber Es’ad Efendi Hazretleri’nin ziyâretlerine gittik. Tekkeye sohbet esnasında varmıştık. İçerisi kalabalık olduğundan dışarıda oturuyorduk. Es’ad Efendi Hazretleri’nin kendilerini göremiyor, sâdece seslerini işitiyorduk. İlk defa sohbetlerine gelmenin heyecânı içindeydik. Sohbet sırasında ihvân arasında genç bir zât dolaşıp hizmet ediyordu. ‘Bu genç arada dolaşmasa o zaman dikkatimiz dağılmaz; daha çok istifâde ederdik.’ diye içimden geçirdim.

Sohbet biter bitmez Es’ad Efendi Hazretleri:

— “Adapazarlı Pehlivan Mehmet Efendi ve on arkadaşı buraya gelsin!” dediler.

Hâlbuki bizi hiç tanımıyorlardı ve geldiğimizi de görmemişledi.

—  “Sâmî evlâdımızın gıybetini ettiniz; helâllık alın.” buyurdular.

Affımızı talep edip böylece bu iki zâtı tanımış ve aralarındaki derûnî münasebeti de öğrenmiş olduk.

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri bu hususta şöyle buyuruyor: “Bizim yönümüzden (mâneviyat ehli için) dil ile yapılan gıybetle, kalpten yapılan gıybetin bir farkı yoktur.” Bu hâdisede Pehlivan Efendi’nin kalbinden yaptığı gıybete Es’ad Efendi Hazretleri vâkıf olmuş, müdahale etmiştir.

Es’ad Erbilî (k.s.) Hazretleri’ne Bağlılığı

Sâmî Efendi Hazretleri bir gün dergâhta Ali Baba diye bilinen zât aracılığıyla Adana’daki ebeveynini ziyâret etmek için, vapurla gitmek üzere üstadından izin ister. Seyahat hazırlıklarını yapar, eşyalarını toplayıp bavuluna yerleştirir. Gidiş iznini beklerken Ali Baba gelir: “Üstâd gitmesin dedi” diye kendisine bildirir. Bunun üzerine Sâmî Efendi Hazretleri, hiç tereddüt etmeden yine eşyalarını çıkarır, yerlerine yerleştirir ve “Niçin?” diye hikmetini sormaya lüzum görmeden yerine oturur. Aradan zaman geçince öğrenilir ki, o gün sefere çıkan söz konusu vapur denizde batmıştır. Böylece, Es’ad Efendi Hazretleri’nin “Gitmesin” emrinin hikmeti de sonradan zâhir olur.

Aradan bir zaman geçtikten sonra yine Adana’ya gitmek için üstadından izin ister. Müsâde edilince de ebeveynini ziyârete gider.

Adana’da bulunduğu zamanlarda, oradan İstanbul’daki üstâdına hediyeler gönderir ve bunların da bizzat kendi elinin emeği olmasına büyük itinâ gösterirdi.

Ekinler biçilip hasat yapıldıktan sonra tarlalarına gider, yerlere dökülen başakları toplar, samanından taneleri mübârek elleri ile ayırır, onları bulgur yapıp İstanbul’a gönderirdi. O’nun bu hâlini işiten babası:

— “Oğlum! Benim ambarlarım buğday dolu. Niçin Hocana onlardan göndermiyorsun, kendine eziyet ediyorsun?” deyince, Hazret-i Sâmî (k.s.):

—  “O kapıya lâyık olan, el emeği göz nûrudur.” diye cevap verir.

Nakşî ve Kâdirî Yolunda İrşâd Vazifesi

Mahmûd Sâmî Efendi Hazretleri, seyr ü sülûkünü tamamlayarak mürşidi Es’ad Erbilî (k.s.) tarafından icâzet ve mutlak hilâfetle irşâd vazifesiyle görevlendirilmiştir.

Sâmî Efendi Hazretleri bilahare Kâdirî yolundan da postnîşin olarak vazifelendirilmiştir. Şöyle ki âlem-i mânâda kurulan bir mecliste, Abdülkâdir Geylâni Hazretleri, Sâmi efendimiz Hazretlerine kendi yolunu devam ettirmesini  istemiş, aslen Nakşibendi olan Sâmî Efendi’nin tereddüte düşmemesi için de yanında Muhammed Bahaeddin Şah-ı Nakşibend Hazretlerini getirerek onun da huzûrunda her iki tarikatın postnîşinliği ile şereflendirilmişlerdir.

ADANA VE İSTANBUL GÜNLERİ

Adana’daki İrşâd Vazîfesi

Kendisi 33 yaşında irşâd ile görevlendirilmiş, bu vazifeyi 1952 senesinin başına kadar, Adana’da ikâmet ederek îfâ etmiştir.

1930 ve 40’lı yıllar, câmilerde vazife yapacak, yetişmiş insanların bulunamadığı zamanlardır. Öyle ki, dönemin İstanbul Müftüsü “Elemtera’dan aşağısını” düzgün okuyabiliyor diye, Süleymaniye Câmii’ne imam olarak bir gece bekçisini tâyin etmek mecbûriyetinde kalmıştır. Memleket genelinde korkunun hâkim olduğu, vaaz ve nasihatlerin yapılamadığı, yapılsa bile korkudan kimsenin gidip vaaz dinleyemediği böyle bir devirde, Sâmî Efendi Hazretleri Adana’da Yağ Câmii’nde Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e vaaz ve nasihat etmeye başlamıştır.

Sâmî Efendi Hazretleri’yle bizzat bulunarak o günleri yaşayan Adanalı Bakkal Hasan Efendi, o devri şöyle tasvir eder: “Korkuyordu millet… Câmide namaz kılmaya gelemiyordu. Cemaate gelenler de vâizi dinlemekten korkuyor; polis korkusuyla hemen çıkıp gidiyordu. Hazret’in 1952 senesinde Adana’dan ayrılırken câmide sohbetini dinleyenlerin sayısı en fazla 40 ilâ 50 kişiydi.”

Hayatı çilelerle geçmiş olan Hazret-i Sâmî (k.s.), bütün olumsuzluklara rağmen İslâm’ın tebliğini hayatının her safhasında yılmadan usanmadan sürdürmüştür. Hatta bir gün şehir otobüsüne bindiğinde karşılaştığı Mekteb-i Hukuk mezunu bazı eski arkadaşları, ona “Bu sakal ne? Niye kravatın yok? Neden gericilik propagandası yapıyorsun?” gibi saygısızca sözler sarf etmişlerdi. Bütün bu tür olumsuzluklar Sâmî Efendi Hazretleri’nin sarsılmaz îmânı karşısında tesirsiz kalmış; onu yolundan çevirememiştir.

Mahmûd Sâmî Efendi Hazretleri, memleketi Adana’da bir yandan Yağ Camii’nde vaaz ve husûsi sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütürken, bir yandan da maîşetini temin için bir kereste ticarethânesinin muhasebesini tutmuşlardır. O, babasından ve ailesinden kendisine intikâl eden büyük servete, vakıf malı karışmış olma ihtimâlinden ötürü el sürmemiş ve “Hiçbir kimse kendi kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir.”[9] hadîs-i şerîfi gereğince kendi el emeğiyle geçinmeyi tercih etmiştir. Hâlbuki Adana vilayetinin topraklarının yarısı vakıf arazisi; Ramazanoğlu Beyliği’nden intikalle önemli bir kısmı da Ramazanoğulları ailesinin malıydı. Buna rağmen Hazret-i Sâmî (k.s.) bu kadar büyük bir serveti elinin tersiyle itmiştir. Hatta bu vakıflardan kendisi üzerine, baba ocağında iken geçmiş bir hak varsa onu da ödemiş olmak için Adana Evkaf İdaresi’nde bir müddet fahrî olarak vazife almıştır.

Esâd Efendi Hazretleri’nin Dâveti

Sâmî Efendi Hazretleri’nin irşâda yetkili olarak Adana’ya gitmesinden bir müddet sonra Es’ad Efendi Hazretleri ömrünün son zamanlarının yaklaştığını hissettiği için irşâd vazifesini teslim etmek üzere kendisini İstanbul’a dâvet eder. Hazret-i Sâmî (k.s.), ana baba haklarına çok riâyet ettiğinden, cevâben yazdığı mektupta babası Müctebâ Efendi’nin Adana’dan ayrılmasını istemediğini Es’ad Efendi Hazretleri’ne bildirir. Bunun üzerine Hazret-i Pîr Esâd Efendi şöyle bir mektup yazar:

“Evlâdım Sâmî Efendi;

O gül kokan mektubunuz bize ulaştı. Son derece memnun, mütehassıs olduk.

Ancak mânevî babanın (yâni mürşidinin) sözünün ve emrinin, maddî babanınkine takdim edileceğine, mânevî babanın emrinin daha önce geleceğine, maddî babanın sözünü bozacağına dair şer’î delilleri sıralasam ne dersin?

Kudûmunuza muntazîrım (İstanbul’a gelmenizi bekliyorum).”

Bu cevap üzerine Hazret-i Sâmî (k.s.), Adana’dan İstanbul’a gelerek emâneti teslim almış; ardından tekrar Adana’ya dönerek irşâd vazifesine devam etmiştir.

İstanbul Hicretleri

Mahmûd Sâmi (k.s.) Hazretleri, hacca ilk defa, 1947 yılında gitmişlerdir. Aldıkları mânevî bir işâret üzerine ise 1952 senesinde Adana’dan İstanbul’a hicret etmişlerdir.

Adana’da bulunduğu dönemde, Adanalı Bakkal Hasan Efendi (k.s.) ve babam Mehmet Öztürk, Sâmî Efendi Hazretleri’nin ihvânını toplayıp sohbet etmesine, görüşüp konuşmasına vesile olmuşlar ve hizmetini görmüşlerdir. Hazret’in İstanbul’a hicretinden üç sene sonra babam işlerini tasfiye edip Efendi Hazretleri’nin arkasından İstanbul’a yerleşmiştir. Adanalı Bakkal Hasan Efendi (k.s.) ise Adana’da ikâmet etmeye ve irşâd faaliyetlerine devam etmişlerdir. 1969 senesinde geçirdiği kalp krizi sonucu ebediyet âlemine göç etmiştir.

Efendi Hazretleri 1952’de İstanbul’a geldiğinde ilk önce Laleli-Soğanağa’da ikâmet etmişler. Soğanağa’da oturdukları evin sâhibesi olan hanımefendi, ilk taşındıkları gün eve yemek getirir. Nereden geldiklerini sorunca da, -Efendi Hazretleri’nin zevcesi- Hacı Anne Adana’dan geldiklerini söyler.

Evin sâhibesi:

—  “Benim şeyhim de Adana’da.” der.

Hacı Anne:

“Kimdir senin şeyhin? “ diye sorar.

Evin sâhibesi ise:

—  “Sâmî Efendi Hazretleri…” diye cevap verir.

Hacı Anne:

—  “İşte senin şeyhin evinde oturan kişidir.” der.

Sonradan bu hanımefendinin maneviyat ehli bir kimse olduğu anlaşılmıştır.

Şam’a Hicretleri

Sâmî Efendi Hazretleri, yaklaşık iki yıl kadar İstanbul’da kaldıktan sonra 1953 yılında yeniden hac için yola çıkar. Bu ikinci hac ziyâretinden dönüşte, arkadaşı Konyalı Saraç Mehmet Efendi’yle birlikte Şam’a gider ve oraya yerleşir. Ailesi de Sâmî Efendi’yle birlikte Şam’a yerleşir. Şam’da dokuz ay kadar kalırlar. Bu sürede, Şam’ın önde gelen âlimleriyle tanışır. Oradaki talebelere Rûhu’l-Beyân ve Mektûbât-ı İmâm Rabbânî gibi eserlerden ders ve sohbetler yapar.

Efendi Hazretlerinin (k.s.) Şam’da yaşadığı döneme dair pek çok hâdise rivayet edilmiştir. Maalesef bunlara zamanla ilâveler yapılarak bazı mecmualarda birtakım yanlış aktarımlar da yer almıştır. Bu rivâyetler arasında doğru olan mühim bir hadise var ki, zikretmeye değerdir. O dönemde Şam, hakikî meşâyihin çokça bulunduğu mübarek bir beldeydi. Bir gün böyle bir zevâtın katıldığı toplantı esnasında; “Şu anda Sâhibü’z-Zamân, Kutbu’l-Aktâb olan kimdir?” diye hep beraber murâkabe[10] yapılıyor. Orada bulunan şeyhlerden ya Şeyh Kettânî ya da İbrâhim Hatemî olmalı, bilâihtiyâr: “Vallâhi Kutbu’l-Aktâb, Sâhibü’z-Zamân, Şeyhü’l Etrak (Türkler’in Şeyhi), Hazret-i Sâmî’dir.” diye meşâyihin içerisinde bağırıyor. Hazret orada kısa bir süreliğine bulunmuş olsa da mânevî hâli bizzat mâneviyat ehlinin diliyle ortaya koyulmuştur. Allâh şefâatine nâil eylesin inşâallâh.

Sâmî Efendi ayrıca her hac ziyâretinde Şam’a uğramış, orada birkaç gün kalmıştır.

1954 senesinde tekrar Türkiye’ye dönmeye karar verir ve ailesiyle İstanbul’a gelirler. Önce Göztepe’ye, daha sonra 1954’ün sonlarında Erenköy’e yerleşirler.

Şam’dan İstanbul’a gelişlerinde zevcesi Râbiâ Hanım’a:

—  “İstanbul’a tekrar geldik, ama bizim gönlümüz Medine’de atıyor. Âhir ömrümüzde oraya hicret etmeyi arzu ederiz.” buyurmuşlardır.

Tekrar İstanbul’da Bulunduğu Yıllar

Mahmûd Sâmî Efendi, İstanbul’da bulunduğu yıllarda da Adana’daki gibi, Erenköy Zihnipaşa Câmii’ndeki vaazları ve hususî sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütmüş, bu sohbet ve vaazlardan toplumun her kesiminden insan istifâde etmiştir. Hazret’in İstanbul’daki bu irşâd günleri 1979 yılına kadar devam etmiştir.

Sâmî Efendi Hazretleri, İstanbul’da bulunduğu yıllarda geçimini temin için muhasebe işi ile meşgul olurken, diğer yandan Erenköy Zihnipaşa Câmii’nde vaazları ve hususi sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütüyordu. Onun bu vaaz, irşâd ve sohbetlerinden cemiyetin her kesiminden binlerce insan; fakîr, zengin, âlim, câhil, esnaf, işçi, memur, tüccar ve fabrikatör istifâde ederek feyz almış, istikâmet bulmuş ve böylece etrafında yepyeni bir nesil teşekkül etmiştir. Bu topluluklar içerisinde bilhassa ilim erbâbı kendisine çok fazla teveccüh etmiştir. Nitekim tefsir, fıkıh ve çeşitli akâid kitaplarının sâhibi eski Fâtih Dersiâm’larından ve Eski Diyanet İşleri Başkanları’ndan Ömer Nasuhi Bilmen şu sözleriyle bunu açıkça ifade etmiştir:

— “Bizim tahsil ve tedris ettiğimiz ilimden maksad, şu zâtın hâlini iktisab etmek (kazanmak) içindir.”

Bu sözüyle, Sâmî Efendi Hazretleri’nin kitaplarda beyân olunan İslâm ahkâmına birebir uygun hareket ettiğini ve yine menkîbeleri kitaplara geçmiş selef-i sâlihînin yaşadığı İslâm ahlâkını şahsında mükemmel bir şekilde temsil ettiğini belirtmiştir.

Sağdan beşinci zât Mahmûd Sâmî Hazretleri’dir. Fotoğraf üzerindeki nota göre aynı karede Ömer Nasuhi Bilmen, Bekir Hâki, İbrâhim Elmalılı ve Ali Yektâ Efendiler de yer almaktadır. Arkada ayakta soldan
ikinci zât Gönenli Mehmet Efendi’dir.

Aynı toplantıdan farklı bir açı. Sol başta Sâmî Efendi Hazretleri.

Efendi Hazretleri’nin yetiştirdiği ve belirli görevler tevdi ettiği vazifelileri vardı. Bunlar arasında başta yazılı icâzetli tek mutlak halîfesi olan Adanalı Bakkal Hacı Hasan Akbaşgil Efendi olmak üzere, merhûm pederim Hacı Mehmet Öztürk ve ihvândan Çorumlu Ahmet Bilgin Hocaefendi gibi zâtları saymak mümkündür. Bunların dışında, hatırımıza gelmeyen daha pek çok sırlısı ve vazifelisi de olabilir. Ancak benim yakînen de tanıdığım ve en yakın ihvânlarından olan Hacı Hasan Akbaşgil Efendi ile merhûm pederim Mehmet Öztürk’e dair birkaç malumatı ve hatırayı nakletmek istiyorum.

Medîne-i Münevvere Günleri ve İrtihali

Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.)’un bir asra yaklaşan ömrünü, büyük bir hassasiyetle Sünnet-i Seniyye’ye ve Şerîat-ı Garrâ-i Muhammediyye’ye tam bir bağlılık içerisinde geçirdiği göz önünde bulundurulduğunda, Medine-i Münevvere’ye hicret gibi mühim bir emr-i Risâletpenâhîyi gönlünde çok önceden taşıdığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, Medine-i Münevvere’ye hicret arzusunun ne zamandan beri gönlünde yer ettiğini kesin olarak bilemiyoruz. Zira bu arzusunu daha önce açıkça ifade etmemiştir. Bizim bu husustaki ilk malûmatımız, merhûm babamın 1956 yılına ait şu hâtırası vesilesiyle olmuştur. Babam, Atasayar Amca, Alemdâr Amca, Ömer Kirazoğlu ve Ahmed Silahdar (beş kişi) Ebû Eyyûb el-Ensâri (r.a.) türbesinin hemen üst tarafından mezar yeri almak için İstanbul Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü’ne müracaat etmişler.

O zamanlarda ihvân ile Efendi Hazretleri arasında irtibatı kuran, rahmetli babam idi.  

Babama diyorlar ki:

— “Üstâd’a bir sorar mısın ona da yer alalım mı, ister mi?”

Babam da Üstâd’a giderek: 

— “Efendim şu arkadaşlar, beraber Eyüp’ten mezar yeri satın alıyorlar. “Eğer arzu ederseniz sizin için de yer alalım mı?” diye soruyorlar.” diyor

Sâmî Efendi Hazretleri de:

— “Eğer herkese gönlünün istediğini veriyorlarsa, bizim gönlümüz Cennetü’l Bâki’yi ister, Medine’yi arzu eder.” buyurarak oradan yer istemediğini ve aslında istenecek olan yerin Medine-i Münevvere’den, Cennetül Bâki’den olması gerektiğini beyân etmiştir.

Medine-i Münevvere’ye Hicret Niyetiyle İlk Gidiş

Medine-i Münevvere’ye hicretimizin başlangıcı 1976 yılında olmuştu. O sene mart sonu veya nisan ayının ilk günlerinde Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimiz:  

— “İnşâallâh, Medine’ye hicretimiz için dâvet geldi (izin verildi veya emredildi).” buyurdu.

Genel itibariyle Medine’den dâvet geldiğini bu şekilde söyledikten sonra Fakîre de:  

— “Siz de beraberimde bulunursunuz”. dedi.

O günlerde büyük kızım yeni doğmuş, henüz on günlüktü. Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.):  

  — “Çok fazla da eşya almazsınız. Evdekiler de (aile ve yakın akrabalar) hicret ettiğimizi anlamasınlar. Bir bavulla gelirsiniz.” buyurdu.

Ben de ev halkına bir şey söylemeden, bir bavulla hicret yolculuğuna çıktım.

Üstâd: “Kimse hicret ettiğimizi anlamasın.” buyurduğu için ihvâna ‘Efendi Hazretleri Umreye gidiyor’ şeklinde duyurduk. Uçak biletlerimizi aldığım Ali Koçak Bey, 80 küsur kişinin bu umre ziyâretine iştirak ettiğini söylemişti. Yâni 80 küsur kişilik bir cemaatle yolculuğa çıkmıştık. Ancak Sâmî Efendi Hazretleri ile benden başka kimse hicret niyeti ile geldiğimizi bilmiyordu.

Mekke ve Medine’de toplam elli gün kaldık. Çok değişik ve bereketli bir ziyâret oldu.

Sâmî Efendi Hazretleri: “Şimdi döneceğiz, inşâallâh ileride tekrar başka bir tarihte yine hicret ederiz.” buyurdular. Ve hicret başka bir sefere kalmak kaydıyla geri dönmüş olduk.

Medine-i Münevvere’ye Asıl Hicret

1979 senesinde Sâmî Efendi Hazretleri’nin Medine’ye hicret için tekrar emir buyurması üzerine hicret hazırlıklarına başladık.

O esnâda Hacı Anne (r.h.), hazreti düşünerek, “Oraya gidersek sonda vs. gibi sağlık hizmetleri nasıl olacak” deyince Hz. Sami (k.s.): “Ömer Öztürk’e söylersiniz o bir arkadaşını getirir” buyurmuş. Bu vesileyle yakın arkadaşlarımdan Dr. Yusuf Akkaya ve Dr. Abid Özmen de Medine’ye hicret etmiş oldu.

İkâmet izni alındıktan sonra, sıra Hazret’in evinin eşyalarının Medine’ye götürülmesi işine geldi.

MTTB Genel Başkanlığım sırasında muhtelif vesilelerle münâsebet kurduğumuz Riyad’daki Dünya İslâm Gençlik Teşkilatı’nın (WAMY) Başkanı’na bir ricada bulunarak, umre için 40 kişilik dâvetiye talep ettim. Dâvetiye talebimi kabul eden WAMY’nin başkanı 40 kişilik umre vizesi verdi. Efendi Hazretleri’nin eşyalarını; bu umre yolculuğu için tuttuğumuz otobüsün bagaj kısmına, koridorlarına ve koltuk aralarına yükledik. Talebe Birliği’nden 35 arkadaşı da (diğer beş kişinin işlemleri yetişmedi) otobüse yolcu olarak bindirdik. Böylece Üstâd’ın eşyalarının nakli vesilesiyle bu arkadaşlar da umre yapmış oldular.

1979 yılı Temmuz ayında Üstadımızın kırk üç parça eşyası ile otuz beş arkadaşımız Fehmi Efendi’nin otobüsü ile Bostancı Köprüsü’nden hareket etti. Otobüs gümrüğe gelince Suudi Arabistan memurları arkadaşlara hitâben: “Siz talebe adamlarsınız, WAMY’nin dâvetiyle geliyorsunuz. Otobüsün içi, üstü, altı her taraf eşya dolu. Siz ne yapacaksınız bu kadar eşyayı?” diye sormuşlar. Oysa ben arkadaşlara yola çıkarken sıkı tenbihlemiştim ki her zaman doğruyu söyleceksiniz, hiç bir zaman yalana sapmayacaksınız. Arkadaşlar da bu tenbihata uyarak, bizim üstadımız Medine-i Münevvere’de yaşıyor onun eşyaları demişler, gümrükteki görevliler de geçişe izin vermiş. Hâlbuki orada farklı şeyler söyleselerdi belki görevliler şüphelenecek bütün eşyalara bakmak isteyecekler belki de eşyalara el koaycaklardı.

Evin Tutulması ve Sohbet Vazifesi

Daha sonra, Sâmî Efendi Hazretleri beni, ev bulup eşyaları yerleştirmek üzere Şevval ayında (Eylül 1979) Türkiye’den Medine’ye göndermişti. İkâmet işi için Medine’ye giderken:

 — “Hıfz âyetlerini, Âyete’l-Kürsi’yi okursunuz ve Medine’deki sohbetlere siz devam edersiniz.” buyurdu.

Ardından bana bir kitap (Mevlânâ Muhammed Rebhâmî Hazretleri’nin Riyâdü’n-Nâsihîn adındaki eseri) uzatarak:

— “Bu da size hediyem olsun. Onu Medine’de sohbetlerde okursunuz. Ancak taşımanız uygun değil. Uçakta zor olur. Medine’ye kara yoluyla giden Şekerci Mustafa’ya verirsiniz, o da Medine’de size teslim eder.” buyurdular.

O günlerde geçirdiğim ağır bir trafik kazası sebebiyle, doktor bana iki kilo bile yük taşımamamı tembihlemişti. Sâmî Efendi Hazretleri ise daha hassas davranarak bir kiloluk bir kitabın dahi taşınmasına râzı olmamış, bu derece hassasiyet göstermişti.

— “Efendim bunu kim okuyacak?” diye sorduğumda:

— “İnşâallâh siz okursunuz!” buyurdu.

Medine’ye vardığımda, daha önceden talebelerle gönderdiğim ve bir depoya koydurduğum eşyaları, Efendi Hazretleri için tuttuğum eve yerleştirdim. Böylece bütün hazırlıkları Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ve Efendi Hazretleri’nin himmeti ile tamamlamış olduk.

Kısa bir müddet sonra, Zilkade ayında Sâmî Efendi Hazretleri Medine’ye gelmek üzere yola çıktı. O zaman uçak seferleri bugüne göre çok azdı ve Medine’ye doğrudan uçak seferi bulunmuyordu. Efendi Hazretleri’ni Medine’den gelen üç arkadaşla beraber Cidde’de karşıladık.

Allâh (c.c.) Onun Duâsını Reddetmez

Efendi Hazretleri’nin ikâmet işlerini takip etmek üzere Medine iken hazretin torunu Mahmûd Kirazoğlu, kendi ikâmet işi için Efendi Hazretleri’nden duâ talep edince, Sâmî Efendimiz, Mahmûd ve ev halkına, şu kıssayı anlatmış:

“Ehlullahtan bir zât var imiş. Ondan yağmur için duâ talep etmişler. O da bir teneke yağ alıp çarşıya çıkmış. Başlamış bağırmaya ‘Yağ ha yağ, yağ ha yağ!’ Birden öyle bir yağmur başlamış ki insanlar evlerine zor kaçmışlar. Yağmur uzun zaman ve şiddetli olarak yağmaya devam edince insanlar bundan zarar görmüşler. Aynı zâta müracaat ederek ‘Aman efendim duâ edin de şu yağmur kesilsin.’ diye ricâ etmişler. O zât da eline bir çuval ceviz alıp başlamış bağırmaya ‘Yağma ha yağma, yağma ha yağma!’ deyince birden yağmur kesilmiş” ve daha sonra:

“Sen de Ömer Öztürk Ağabeyine selâmımı söyle. Senin ikâmetin için Ravza’da sana duâ etsin. Cenâb-ı Hakk O’nun duâsını reddetmez. Duâsı makbul kişilerdendir O.” diye buyurmuşlar.

Hazret-i Sâmî (k.s.)’un Mânevî Makamı

Hazret-i Sâmî’nin (k.s.) mânevî makamının, maddî gözle görülüp anlaşılmasının en doğru yolu, onun Habîb-i Kibriyâ Efendimiz (s.a.v.)’in nezdindeki makamına bakmaktır. Zira gerçek mânevî makam, kişinin Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in yanında nasıl bir derecede bulunduğu ile ölçülür. Diğer bütün hâller ve kerâmetler Cenâb-ı Hakk’ın lütfu keremidir. Kerâmetler, simyâlar, hârikulâde haller; hepsi Allâhu Teâlâ’nın dilediğine dilediği kadar ihsân ettiği ikrâmlardır.

Bir gün Ashab-ı Suffe’de otururken Osman Efendi isimli bir zât yanımıza geldi, selâm verdikten sonra:

—  “Türk müsün?” diye sordu.

—  “Evet.” dedim.

—  “Şeyhü’l Etrak (Türkler’in Şeyhi) Sâmî Efendi’yi tanır mısın?” deyince gülümsedim.

—  “Niye gülümsediniz?” diye sordu.

— “Biz onun evlâdıyız, elhamdülillâh. Hayrola?” dedim.

Osman Efendi anlatmaya başladı:

— “Ben dün gece rüyamda Nebî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gördüm. Allâh şefaatlerine nâil eylesin. Türbe-i Saâdet’in kapısına teşrif etmişti. Şeyheyn’in (Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer’in) de biri sağında biri solunda…”

“Yâ Rasûlallâh, bu teveccüh nereye, kapıya ne diye teşrif buyurdunuz?”

diye sorunca buyurdular ki:

— “Evlâdımızdan Şeyhü’l Etrak (Türklerin Şeyhi) Sâmî Efendi bizi ziyârete geldi. Onun için kapıya kadar geldik.”[11]

İşte Rasûlullâh (s.a.v.)’in böyle değer verdiği bir kimsedir Hazret-i Sâmî… Gerçek fazilet, bu tür iltifatlara mazhar olabilmektir. Diğer bütün kerâmetler, faziletler bunun gerisinde kalır.

Hicretten Sonraki İlk Cuma Namazı ve Ravza-yı Mutahhara’yı Ziyâreti

Bu hicretimizdeki ilk Ravza ziyareti cuma namazından sonra oldu. Namazdan sonra devlethâneye döndük; bir müddet istirahatin ardından Efendi Hazretleri tekrar Mescid-i Nebevî’ye geri gelerek, Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i ziyâret etti. Ziyâret esnasında Türbe-i Saâdet’e doğru dönüp, ellerini kaldırarak duâ etti. O günlerde sağ tarafta arkaya geçmeye mâni olan bölme yoktu. Ashâb-ı Suffe’nin oraya dönülebiliyordu. Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.), Türbe-i Saâdet’in etrafında birkaç defa dönerek ziyâret ettiler.

Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) birkaç hafta daha Cuma namazlarına devam etti. Ondan sonra namazlara çıkamaz oldu.

Mahmûd Sâmî (k.s.) Hazretleri, yanında bir ihvânıyla birlikte yürürken.

İhvânın Son Ziyâretleri

Hazret-i Sâmî (k.s.): “Musâfaha için kıyâm lâzımdır.” buyurur ve yanına gelen herkes ile tek tek ayağa kalkarak el sıkışırdı. Tıbbi sonda ile yaşadığı o ağır ve ızdıraplı hâllerinde dahi musâfaha için ayağa kalkardı. Kendisine: “Efendim müsâadenizle ihvân gelip sadece selâm verseler, elinizi sıkmasalar, olur mu?” diye teklif ettiğimizde, bu teklifi kabul etmişti. Bunun üzerine ihvâna teker teker “Huzûra girip sadece selâm vereceksiniz, eline uzanmayacaksınız. Uzanırsanız ayağa kalkmaya çalışıyor, kalkacak hâli de yok.” diyerek tembih edilmişti. İhvân da bu hassasiyete riâyet ederek sadece selâm ile ziyâret etmiştir. Gerçekleşen son iki ziyaretin birinde yüz seksen kişi; diğerinde ise üç yüz elli kişi bu şekilde Efendi Hazretlerini ziyaret etmişlerdi.

İhvânın kendisini son ziyâretleri 1983 yılında gerçekleşmiştir. O yıl kendisiyle hacca gitmeye hazırlanıldı. İhvânın ziyârette bulunmak istediği arz edilince Hazret: “Eh, siz hepiniz hacca gidiyormuşsunuz. Onlar da hacdan sonra gelsinler o zaman.  Ziyâret hacdan döndükten sonra olsun.” buyurdular. Hac sonrası ihvân yalnızca selâm vererek teker teker ziyâret ettiler. Fakîr, Atasayar amca ve birkaç arkadaşla beraber o esnada içeride bulunuyorduk… Hazret-i Sâmî (k.s.) kendisine ziyârete gelenlere: “Cinnîler de karışıyor araya, cinnîler de karışıyor araya.” diyordu.

Mâlumdur ki, cinnîlerin bir mekâna girmek için izin almaları, kapıyı açmaları gibi şeyler gerekmiyor. Cinnîler istedikleri yere, istedikleri yerden girerler. Ama ihvân olunca onların da edebe riâyet etmeleri gerekir. İnsan olan ihvâna müsâade çıkınca, onlar da edebe riâyet ederek insanların arasına karışarak bu nimetten istifâde ettiler. Allâh (c.c.) her hususta hepimizi edepli mü’minlerden eylesin.

Medine’deki Bazı Beyanları

1976’dan 1984’e kadar gerek ev halkına gerek ihvâna devamlı söylediği bir söz vardı: “Ömer Öztürk benim en emîn ihvânımdır.” Medine-i Münevvere’de de müteaddit defalar aynı lafızla “Ömer Öztürk benim en emîn ihvânımdır. Kendisi ma’nen vazîfelidir.” buyurmuşlardır.

1980’de Medine-i Münevvere’de Fakiri tedâvî için İstanbul’a gönderdikten sonra, müteaddid defalar ev halkın “Ömer Öztürk’ü tanıyor musunuz?” diye sormuşlar. “Evet efendim. Tabii tanıyoruz.” deyince, “O’nun şimdi nerede olduğunu biliyor musunuz” diye sormuş. Ev halkı: “İstanbul’da bulunuyor” deyince, “Hayır, o şu an Mekke-i Mükerreme’de bulunuyor. O ma’nen vazîfelidir. Bizim ma’nevî vazîfelimizdir” buyurmuşlardı.

İstanbul’da bulunduğum 4 ay zarfında yukarıdaki suâli ev halkına hemen hemen her gün sorup “O benim en emîn ihvânımdır” buyurmuşlardır. Benim İstanbul’da bulunduğum bu seyahat esnasında, kendileri bir kaç defa ağırca hastalandığında, zevce-i muhteremeleri Hacı Anne’ye “Keşke şu hasta hâlimde Ömer Öztürk yanımda olsa idi. Ben O’nun son nefesimde yanımda olmasını arzu ediyorum” buyurmuşlardır. Elhamdülillah Allahü Teâlâ bu arzularını yerine getirdi, son nefeslerinde yanında bulunma şerefine nâil oldum.

Medine-i Münevvere’de bir gün hâdimeleri Fatma’ya ayrıca Hacı anneye de “Ömer Öztürk’ün ailesi örnek ihvân âilesidir” buyurmuşlardır. Medine’de bir ziyaret esnasında, Fakir ellerini öperlerken “Ömer Öztürk kıdemli ihvânımızdır” buyurmuşlardır. Medine-i Münevvere’de Abdüsselâm Efendinin evini kiraladığımızı bildirince “Elhamdülillah, elhamdülillah Ömer Öztürk bize komşu oldu. Ömer Öztürk bize komşu oldu.” diyerek sevincini beyân etmişlerdi.

Hatta İstanbul’dayken Erenköy’deki devlethânede torunu Mahmut Sami Kirazoğlu’nun İstanbul’a tayiniesnasında Hacı anne, Sâmî Efendimizin huzurunda “Vallahi Ömer Öztürk kıyâmete kadar en az Mahmûd kadar bu evin evlâdıdır” diye yemin ediyor. Efendi Hazretlerine dönerek “Öyle değil mi Efendi?” diye sorunca kendileri de “Evet doğru söylüyorsun. Öyledir.” buyurmuşlardır.

Erenköy’de yine bir gün evdeki konuşmasında defaatle “Ömer Öztürk ma’nen uyanıktır” buyurmuşlardır. Hatta merhum Ömer Kirazoğlu’nun bir sözü var: “Babamın evde senin hakkında konuştuklarını not edecek olsak 1-2 cilt kitap yazmak gerekirdi.”

Biz o kapıya sadece Allâh (c.c.) rızası için,  adam olup nefsimizi kemâle erdirmeye gitmiştik. Bütün bunları tahdis-i nimet makamında ve hazretin açıktan ifade ettiği şeyler olduğu için naklediyorum. Elhamdulillah.

Son Dünyâ Kelâmı

Musa Ağabey Sâmî Efendimizi son bir ziyarete gelmişti. İçeri gidip Bedia Hanım Teyze’ye görüşme isteğini söyledim. Bedia Hanım Teyze ise:

— “Yâhu koyun can derdinde, kasap et derdinde. Babam gidiyor; şimdi ne görüşmesi bu” şeklinde cevap verdi.

— “Ben elçiyim; Musa abi böyle söyledi. Ben de takdim ettim kendisini.” dedim. Biraz sonra Ömer (Kirazoğlu) ağabey geldi ve içeri girip Efendi Hazretleri ile konuştu. Efendi Hazretleri’ne:

— “Musa bey geldi, ziyaretinizde bulmak istiyor. Yanında Ömer Öztürk de var.” dedi. Bunun üzerine

— “Eh, gelsinler. Ömer Öztürk de gelsin. O, Musa beye kılavuz olsun. O, kendisi kılavuzdur.” demiş. Ömer Ağabey bize bu sözleri nakletti ve bizi içeri davet etti. Huzûra kabul olunduğumuzda Ömer Kirazoğlu, “Mûsâ Bey geldi.” diyerek takdim etti. Musa Ağabey Efendi Hazretlerinin elini öptü.

Sonra sıra bana geldiğinde Ömer Kirazoğlu:

— “Kılavuz geldi, Ömer Öztürk geldi, Mûsâ Beye ve ihvâna kılavuz olsun buyurmuştunuz, işte kılavuz geldi.” dedi. Ben o sırada ellerini öpüyordum. Elimi bir müddet tutarak üç defa “Elhamdülillâh”dedikten sonra, Fakîr’in göğsüne mübârek ellerini uzatıp yine üç kere:

سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ

— “Selâmun aleykum tıbtum fedhulûhâ hâlidîn.” (Allâh’ın selâmı sizin üzerinize olsun, ne güzel kulluk yaptınız. Şimdi ebediyen cennetime giriniz.)”[12] ayetini okudular.

Bu esnâda bir taraftan Ömer Kirazoğlu ağabey yanımda:

— “Ömerciğim, not et bak… Babam çok enteresan şeyler söylüyor. Bak bunlar müjdeler; çok büyük müjdeler.” diyordu. Orada da Ömer ağabey tekrar:     

— “Baba bak, Ömer Öztürk kılavuzdur demiştiniz. Musa Bey’e de kılavuz olsun demiştiniz.” deyince,

— “Evet, Ömer Öztürk kılavuzdur; Musa Bey’e de kılavuz olsun.” dedi. Bu da kendisinin dünya kelâmı olarak son konuşması olmuştur.

Şehit Edilmesi

Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.), en ağrılı, en ızdıraplı zamanlarında dahî hâlinden hiçbir şikâyette bulunmamış, mübarek yüzünde tebessüm eksik olmamıştır. Ancak rahatsızlıkları artınca hastaneye yatırılmıştı.

O gece saat yarımı bulmuştu. Evde, Esâd Erbilî Hazretleri’nin torunu Prof. Dr. Mehmed Saîd Tansev, Dr. Dursun, Dr. Yusuf Akkaya ve Dr. Âbid Özmen bulunuyordu. Uygulanacak tedaviye ait bir program hazırlanmıştı.

Ancak bir süre sonra, orada bulunan bazı kimseler tarafından: “Siz çok yoruldunuz, bir gitseniz, biraz istirahat etseniz” denilerek kibarca dışarı çıkarıldık.

Fakîrin dışarı çıkarılmasından sonra yaşananları Dr. Yusuf Akkaya anlatıyor:

— “Sâmî Efendi Hazretleri’nin şeker hastalığı vardı, bu sebeple bazı serumları tuzlu, bazı serumları ise şekerli idi. Yâni bunların hassasiyetle ayarlanması lâzım. Tuzlu yerine şekerli verilirse hastaya zararı olur. Az sonra yaşanacak ihâneti yapacak olan dâhiliye uzmanı doktor; “Yanlış serum verilirse hastaya büyük zararı olur.” diye bana önceden bunları kendisi de söylemişti.

Biz bütün bu ayarlamaları Prof. Dr. Mehmed Saîd Tansev Ağabey ile birlikte yaptık, serumlar takılması gerektiği gibi takılmıştı.

Daha sonra ben eve gittim. Eve girmemin üzerinden onbeş dakika ancak geçmişti ki daha yerime oturmadan evvel “Dedem fenalaştı.” diyerek Mahmut Sami Kirazoğlu aradı. Tekrar devlethâneye geldim. Bana o tavsiyeleri yapan doktor, biz çıktıktan hemen sonra yanında birkaç kişiyle devlethâneye gelmiş. Geldiğimde onlar da içerideydi. İçeriye girince Efendi Hazretleri’nin yüzü hayli kızarmış, nabzı yükselmiş ve bir şekersizlik (hipoglisemi) komasına girmişti. Baktık ki serumlar değiştirilmiş. Ben; “Bu şekilde bir tedâvi programlanmıştı, bu serumlar neden değişti?” diye o doktara sorunca, çok telaşlandı tabii. Biz kendisine biraz yüklenince: “Ben gideyim o zaman.” dedi. Ömer Ağabey müsaade etmeyip: ‘Öyle defolup gitmek yok; çıkmayacaksın, otur burada!’ dediyse de olan olmuştu artık…”

O gece yaşananların neticesinde Hazret-i Sâmî (k.s.) arzu ettiği şehitliği de elde etmiş oldu.

Böylece Hazret-i Sâmî (k.s.) 10 Cemaziyelevvel 1404 / 12 Şubat 1984 Pazar günü sabaha karşı saat 04.25’de, “Allâh, Allâh, Allâh…” zikriyle dâr-ı bekaya irtihâl eylemiştir.

Efendi Hazretlerinin Vasiyetleri ve Cenazesi

Hazret techiz ve tekfin işlemlerini ve vasiyetlerini ilk defa 1980 yılında Fakîr’e anlatmışlardı. Bu ilk vasiyetin tesirinden bir müddet ağlamam üzerine daha uzun müddet birlikte olacağımız şeklinde teselli verdiler. Ayrıca “Çini mürekkebiyle kabir taşını belirtirsiniz. Kabir yerini kaybetmezsiniz.” diye vasiyetlerini farklı zamanlarda defaatle Fakîre anlatmışlardır. Efendi Hazretleri kendisinden sonra nasıl bir usûl üzere hareket edilmesi gerektiğine dair ihvâna şu umumî mâlumatı vermişti:

— “Siz (Ömer Öztürk) sohbetlere devam edersiniz. Görevli olanlar da dersleri değiştirmeye devam ederler.”

O dönemde Medine-i Münevvere’deki sohbetleri Fakîr yürütmekteydim; Anadolu’daki sohbetlere ise Mûsâ Topbaş Bey devam ediyordu.

Bununla birlikte, Efendi Hazretleri bir görüşmemizde, umûmî tavsiyelerinin yanı sıra bazı özel ve mahrem vasiyetlerini de:

— “Bir ‘Ferd-i Âhar’a söylemeyeceksin (Bir tek kişiye bile söylemeyeceksin).” tembihini çokça tekrar ederek, Fakîre tevdî etmişti.

 İrtihallerinde, techiz, tekfin ve defin işlemleri vasiyeti gereği, Fakîr tarafından, vasiyet ettiği şekilde yapılmıştır. Bu işlemlerin yapılması esnasında, Fakîrin ricâsı üzerine Ahmed Atasayar amca da yardım etmişti.

Cennetü’l-Bakî’de bulunan Mahmûd Sâmî Hazretleri’nin kabri.
Sivri uçlu mezar taşıyla görülen kabir kendilerine aittir.

Kendisi, “Uzaktan gelecek misafirlerim var; cenaze namazı için acele etmeyin.” buyurmuşlardı. O gelecek olan misafirleri kimlerdi, söylemedikleri için onu bilemiyoruz. Ancak buyurduğu üzere cenaze namazı bekletilerek ikindi namazına müteâkip Mescid-i Nebeviyye’de edâ edilmiştir. İkindi namazını, aslen Nijerya’lı olan, Muhammed Ali Sâni isimli siyahi bir imam kıldırdı. Cenaze namazını da o kıldırdı.

O sırada Amasya’da bulunan ihvândan birinin hanımı olan bir hanımefendi yanında bulunanlara Sâmî Efendi Hazretleri’nin cenazesiyle ilgili olarak şunları anlatmış: “Sâmî Efendi Hazretleri’nin tabutunu mihraba koydular. Namazı kıldırmak üzere siyahi bir imam geldi. Ancak bir anda Seyyidü’l-Beşer (sallallâhu aleyhi ve sellem) teşrif edince, imam geri çekildi ve cenaze namazını bizzat Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kıldırdı.”

Bu ne büyük devlet! Allâh (c.c.) cümlemizi şefâatlerine nâil-i mazhar eylesin. Allâh (c.c.) ‘gören göz’ nasip etsin.

Kabirleri Cennet’ül Bâki Mezarlığı’nda Ebû Said el-Hudri (r.a.)’ın ve Fatıma binti Esed (r.anhâ)’nın kabrinin doğu duvarından itibaren beşinci ve dış duvarın kemerli yerinden içeriye doğru üçüncü kabirdir. Ayrıca tam olarak yol kesişim noktasının hizasındadır. Sivri uçlu mezar taşı yeşil çini mürekkebiyle belirtilerek işâretlenmiştir.

Âhirete irtihâlinin haberi kısa zamanda her yerde duyulmuş, gıyabî cenâze namazları kılınmış, binlerce Kur’ân hatmi yapılmıştır. İhvâna olan son tembihi: Cuma geceleri Hatim duamı beklerim” şeklinde olmuştu. Kendisi –hâşâ– bizim duamıza ihtiyacı olduğundan değil; bizi Kur’ân-ı Kerîm okumaya teşvik etmek için bu ricada bulunmuşlardı. Kendisi için hayatında ilk kez bir şey istemiş, onda da bizi Kur’ân’a bağlamayı hedeflemişti.

Vefâtına şu ifadelerle tarih düşülmüştür:

“Kutb-i vâsılînü gavs-ı şuyûh-ı ızâmı
Nûr-i hüdâ mürşid-i merdüm-ı ihtirâmi
Belde-i Tâhirede tevhidle deyüp
Vasl-ı cinân eyledi Şeyh Mahmûd Sâmî (1404 H.)”

M.Âsım Köksal Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.) Efendimiz’in vefâtına târih düşürdüğü kıt’asında şöyle diyor:

Rûh-i Sâmi “İrciî!” emrin alınca Tâbe’de
Uçtu hiç dinlemeden Dergâh-ı Pâk-i İzzet’e
Hazret’in bir kuş gibi sıkletten ârî cismi de
Defnolundu kurb-i âh-ı Enbiyâ’da Cennet’e…

Mahmûd Sâmî Hazretleri, mütebessim çehresiyle.


[1]      Sâmî Efendi Hazretleri’nin büyük dedelerindendir.

[2]      Bu bilgi, Mahmûd Sâmî Efendi Hazretleri (k.s.)’un dâmadı Ömer Kirazoğlu (r.h.)’in kendi el yazısı ile tuttuğu not defterinden alınmıştır.

[3]      Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar 3, s.314.

[4]      O dönemde Hukuk Fakültesi müfredâtındaki Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye (Medeni Hukuk), Hukûk-u Umûmiye, Kavânin ve Nizâmât-ı Devlet-i Âliyye gibi dersler okumuştur. Ayrıca kitaplarında tefsir kitapları, hadis mecmuaları ve medrese tahsilinde okutulan başlıca kitaplara yaptığı atıflar; İslami eserlere olan derin vukûfiyetini göstermektedir.

[5]      Beşiktaş Eski Müftüsü, merhûm Fuat Çamdibi Hoca’nın ba­bası.

[6]      Osmanlı Devleti’ndeki bütün tekkelerin, tasavvufî müesseselerin ve dergâhların denetlenmesi ve idarî işlerine bakmak üzere kurulan Meclis-i Meşâyih Müessesinin reisi demektir. Es’ad Erbili Hazretleri 1914-1915 yılları arasında Meclis-i Meşâyih Reisliği yapmıştır.

[7]      Tasavvufta hilafet, bir mürşidin (şeyhin), yetiştirdiği müridine insanları irşâd etme ve tarikatı temsil etme izni vermesidir. Mutlak hilafet ise daha kapsamlı ve bağımsız bir irşâd yetkisi anlamına gelir. Bazı tarikatlarda şeyhin vefatından sonra postnişin (tekke şeyhi) olmaya aday kabul edilir.

[8]      Silsilelerde bazen Hazret-i Peygamber (s.a.v)’in de yazıldığı görülmektedir. Esasen bütün hak tarikatlar Efendimiz (s.a.v)’in nurlu yolundan gelmekle beraber Peygamberimiz (s.a.v.) hiçbir silsilenin muhatabı değildir. Nakşibendi Silsilesi, Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile başlamaktadır. Bu konu maalesef pek çok kimse tarafından yanlış bilinmektedir.

[9]      Buhârî, Büyû’: 15.

[10]     Murâkabe: Kişinin iç âlemine dönmesi, dikkatini nefsi ve kalbi üzerinde yoğunlaştırması, gönlünden ve zihninden geçen her şeyi kontrol etmesi hâli.

[11]     Misafir geldiği zaman kapıda karşılamak ve kapıya kadar yolcu etmek sünnettir. Nebi (s.a.v.) o sünneti icrâ etmiş oluyorlar.

[12]     Zümer sûresi, âyet: 73

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu